Pinot Gallizio’nun üretim bantlarını andıran endüstriyel resimleri ya da Niki de Saint Phalle’ın savaşın yankılarını taşıyan vurulmuş tuvalleri gibi, Adalı’nın işleri de hem kişisel hem de kolektif hafızanın somatik sızısını yüzeye çıkarıyor. Resimlerden sarkan avizelerden yükselen seslere kulak verdiğimizde, gündelik hayattan yükselen iç ve dış sesleri duyuyoruz. Adalı nesneleri zamanın içinde trans hâlinde, tam da bir başka şeye dönüşmek üzereyken yakalıyor; bir mektup zarfını bir eve, bir asma kilidi bir lahite veya bir tapınağa dönüştüğü eşikte çiziyor. “Eşikte varolma” hâli; ne tamamen içeride ne de dışarı da, ne tam olarak geçmişte ya da gelecekte, ne de şimdide olma durumudur. Arafta var olmak, serginin merkezindeki botanik ve bedensel metaforlarla “köklenmek mi, çürümek mi?” sorusu etrafında derinleşiyor. Yağlıboya resimler ve resmin yüzeyinden taşan bahçe, domino taşları, boks torbaları ve telefon ahizeleri gibi nesneler izleyiciyi çok katmanlı bir oyuna davet ediyor. Bahçede dizili domino taşları yerinden oynuyor, büyüyen tohumlar filiz resimleriyle birbirine karışıyor, mecaz ve bizatihi gerçek arasında kurulan görsel ve düşünsel ilişkiler birbirine dolaşıyor.

Büyülü bahçeye yolculuk

“Haz ile Göklenir Dünya”, zamanın akışını, unutmak ve hatırlamayı, duyusal bir zenginlik ve karşı konulmaz bir deneysellik içinde ele alıyor. İzleyiciyi kendi eşiklerinde, acıları ve hazları, rüyaları ve uyanışlarının ortasında; yaşam oryantasyonları hakkında düşünmek üzere, biraz büyülü biraz tekinsiz bir bahçenin yamacına bırakıyor.

Kaynak: İHA