Yeniden...

Zorunlu ve uzun bir aradan sonra tekrar merhaba. Yazmadan geçen sürede anladım ki yazmak konuşmak, anlatmak, dertleşmek ile eşdeğermiş.

Abone Ol

Yazmak; aklından geçenlerin, sessizce kurduğun cümlelerin somutlaşması, gerçeğe dönüşmesiymiş. Kısacası sesli söylemediğin, yazmadığın hiçbir duygu, düşünce, düş senin aklında da olsa asla tam anlamıyla sana ait bir gerçeğe dönüşmüyormuş.

Acı için de geçerli bu durum. Ne kadar acı çekersen çek o acıyı bir şekilde söylemeden boyutunu ve derecesini tam olarak anlamıyormuşsun.
Anlatmak, yazmak aynı zamanda insanı iyileştiren bir süreç. Bu durumu yıllar önce yazdığım bir şiirde;

“iyileşmiyor işte dosta gösterilmeyen yara” dizesiyle anlatmaya çalışmıştım. Kendi düşünceme göre de anlatmaya çalışan şiirler başarısızdır; iyi şiir doğrudan, korkmadan, abartmadan söyler. Tıpkı bir dostuna yaranı gösterir gibi.

Ben bu sözcükleri tek tek serperek bu büyük beyaz boşluğa yani sizlerle konuşarak, sizlere yaramı göstererek iyileşmeye çalışıyorum.
Yazarak karşınıza çıkan insanlar öncelikle kendileri için yazıyor. Muhteşem tablolar yaratan binlerce ressam önce kendisi için serpiyor renkleri o boşluğa. Ben; Dünyayı, hayatı, insanları böyle görüyorum diyor. İçindekileri döküyor tuvalin üzerine. Onları bizlere göstermediğinde kendisini zehirleyeceğini bilerek.

Belki de gerçek sanat böyle ayrışıyor sahtesinden. Toplumsal anlamda insanlara “anlatmak” için yaratılan, söz, resim, müzik sanki o insanlara tepeden bakmıyor mu sizce de? Ben doğruyu buldum, doğru budur diye dayatmıyor mu insanlara? Başlangıçta doğru gibi görünse de

zamanla o parlak sözcüklerin, parlak renklerin altından iç karartan, baskıcı, tek doğrulu bir dayatma mutlaka çıkıyor.

Ya da ortalarda, göz önünde olabilmek adına çoğunluğun istediği doğrultuda eser vermek insanları geriletmez mi?

Her akşam evlerimize televizyon ekranlarından akan vasat görüntüler hepimizi biraz daha karanlığa sürüklüyor. Ve o ekranlardan on beş yaşında öldürülen çocuklar için ağıtlar yakılıyor. Neden böyle olduk sorular soruyorlar renkli ekranların içinden sanki toplumsal olarak geldiğimiz bu noktada vasatlığı evimizin içine sokan onlar değilmiş, hiç suçları yokmuş gibi sormaya devam ediyorlar şık giyimli beyler, süslü bol makyajlı ablalar.

Kötü bir yıl geçirdik hep birlikte. Savaşlar, ölen çocuklar, kuraklık, yangın, zirai don. Silahsız ve çadırlarda yaşayan bir halkın üzerine yağan bombaları izledik. Parçalanmış çocuklar aklımızda ve ruhumuzda derin yaralar açtı.

Artık iyileşemeyeceğimizi biliyorum.

Ne yaparsak yapalım kapanmayacak açılan yaralarımız.

Basın kartımı yenilemek için İletişim Başkanlığının Sultanahmet’te bulunan ofisine gittim. İşlemlerim yapılırken sehpanın üzerinde İletişim Başkanlığı’nın yayınlamış olduğu “GERÇEĞİN KATLİ – İsrail’in Gazeteciliğe Karşı Savaşı” adlı 600 sayfalık, ansiklopedi cildi gibi duran kitabın sayfalarını çevirdim. Bırakamadım elimden.

İsrail’in öldürdüğü gazetecilerin fotoğrafları ve öyküleri kağıttan, mürekkepten sızarak kanıma, ruhuma karıştı. Önceden açılmış yaralarla birleşti.

İletişim Başkanlığı bu kitabı hazırlayarak kor bir ateş koymuş avuçlarımıza. Çok da iyi yapmış.

O gün Taciser Hanım sağ olsun çok ilgilendi. O kor ateşi hediye etti. Evime elimde taşıdığım kitap şeklinde kor bir ateşle döndüm.