Türk İslam tarihinde, Türkistan'dan, Anadolu'ya ve Balkanlara kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada tesirini gösteren tasavvufi Türk kültürünün en başta gelen gönül mimarlarımızdan olan Hoca Ahmed Yesevi, bu yıl yurtiçi ve yurtdışında bir çok programlar ile anılacak. PiriTürkistani adı ile de anılan ve UNESCO tarafından 2016 yılı adına ithaf edilen Yesevi Hz. yaşadığı dönem, etkilediği coğrafya ile bugün buhran içindeki Türk ve İslam aleminin geleceği açısından, Hoca Ahmed Yesevi ne önem taşıyor? Bu soruların cevabını Biruni Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Adnan Ömerustaoğlu ile konuştuk.
Yesevi anlayışına göre ilim, irfan, kültür, inanç noktasında Türk ve İslam coğrafyası nasıl görmemiz gereken nedir bu gün eksik olan ve ihtiyacımız olan nedir?
Ahmet Yesevi hangi coğrafyada doğdu, hangi devirde doğdu? Bu çok önemli. 1093 yılında doğduğu tahmin ediliyor. Bazı görüşlere göre, 1166 yılında vefat ettiği ifade ediliyor. Bazı kaynaklara göre de, 63 yaşından sonra, bu Peygamber Efendimizin vefat yaşıdır, ondan sonra yerin altında yaşamaya başladığı, 'Peygamber Efendimiz, vefat ettikten sonra, ben Onun toprağın altında olduğu bir dünyada, toprağın üzerinde gezemem' edebinde bir mutasavvuftur. Ve rivayettir odur ki, bir 63 sene daha ömür yaşadığıdır. 126 yaşında vefat ettiği söylenir ki, gerçekliği tam doğrulanmış olmasa da ama diğer yönden bir mesaj yönünün olduğunu da burda görüyoruz. Yesevi Kazakistan'da, Çimkent kentinde, bugün Türkistan adı verilen Yesi şehrinde Sayran kasabasında doğdu. Yani doğduğu yer bellidir. Daha küçük yaşından itibaren bir ilim tahsil ederek, içinde yaşadığı toplumun kültürü ile yoğruluyor. Onun etkisi bu Kazakistan sınırlarından Anadolu'ya doğru, Balkanlara ve geniş bir coğrafyaya tesir sahası oluşuyor. O günden bugüne ne taşındı aslında, bu gün için buna bakmak lazım bu gün. Şunu söyleyebiliriz; Ahmet Yesevinin Divan-ı Hikmet adlı eserini okuduğumuz zaman, sadece aslında Yesevi'yi değil, Uygur Türklerinden Yusuf Hac Hacib'in, Kutadgu Bilig (Mutluluk Veren Bilgi ya da Devlet Olma Bilgisi) adlı eserini, Edib Ahmed Yükneki'nin Atabetü'l Hakayık (Gerçeklerin Eşiği) adlı eserini, bir şey hissediyorum ve diyorum ki; bizim aydınlanmamız, bizim medeniyetimiz, aslında 10'uncu yüzyıl, 11 ve 12'inci yüzyıl, bir sıçrama dönemi diyebiliriz. Bir bakımdan Ahmet Yesevi, Türk kültürünü böyle, imbikten akıtır gibi, en özünü yaşamış, dile getirmiş bir insandır diyebiliriz. Türkistan'a (Ortaasya), yine Rumeli'ne (Balkanlara), Anadolu'ya, gelmişler. 'Gazi dervişler', 'Erenler', 'Babalar', 'Abdalan ı Rumlar', Bacıyan ı Rumlar' ile Arslan Baba, Hacı Bektaş ı Veli, bir tarafta Yunus Emre, Sarı Saltuk ve daha bir çok gönül eri, bu akan Yesevi nehrinin kollarıdır. Anadolu'yu, Balkanları Türkleştiren, İslamlaştıran insanlardırlar, veliler, gaziler, dervişler, erenlerdir. Bakıyorsunuz onların fikri mesailerinde, Selçuklu çıkıyor, Büyük Selçuklu çıkıyor ortaya, sonra o gelenekten devam ediyor. Sonra Şeyh Edebali'yi, Osman Gazi'yi görüyoruz. Osmanlı, büyük bir medeniyet geliyor. Bunu görüyoruz. Yani ilim ve irfan, medeniyet ve devlet bu kaynaktan besleniyor, bir arada sürüyor bu devirlerde.
Buhranlı günlerden kurtulabilmemiz için neler yapılmalı?
Biz o günkü fikri, entelektüel üretimimizi eğer sürdürebilseydik, dünya bu gün bizim için başka türlü görünüyor ve başka bir türlü görünüyor olacaktı. Bizi de insanlar farklı görecekti, dünyada. Diğer taraftan Batı bu günkü geldiği konumu, aslında Rönesansa ve reforma borçludur. Gerçi onun peşinden ürettiği mondernizm, peşinden teknolojiyi üretti, malum ürettiği modern bilimi eşyaya uyguladı, teknoloji dediğimiz ürün, ortaya çıktı. Bunu gerçekleştirdi sonra aydınlana vs. ve Batının bu hızlı ilerlemesi devam ediyor. Diyorum ki, bizde de bir rönesansa ihtiyaç var. Biz aslında 11'inci yüzyıldaki o değerlerimizi yaşamalıyız. Batı nasıl ki, Rönesans'ta Antik Çağ'a döndü ve oradan bir ivme kazandı ise, insanı ve hayatı yeniden yorumladı ise, insan ilişkilerine yeniden baktı ise, bilgiyi, sanatı, yeni bir bakış ile ele aldı ise, biz de terör ile muzdarip olduğumuz bir dönemde, bir çok sıkıntılarla karşı karşıya kaldığımız bu günde, bence bizim kaynamamız, bizim başlatacağımız Rönesansı, dönüş noktası, mihenk taşı, 10'uncu, 11'inciyüzyıl olacaktır. Hoca Ahmed Yesevi ve Onun fikirleri, eserleri, hayata, insana, ilme, bilime bakışı olacaktır ki, bana öyle gelmektedir ki, Yusuf Has Hacib, olacak, sonraki yüzyıllara geldiğimiz zaman Yunus Emre olacak, Hacı Bektaş ı Veli olacak, Mevlana Celaledddin i Rumi olacak. Çünkü kaynağımız orada, bizi biz yapan değerlerimizin kaynağı orada.
GÖNÜL MEDENİYETİNİ HAREKETE GEÇİRMELİYİZ
O devirlerde bizi farklı kılan ne idi ve biz neyi kaybettik? İslam'a bakış, insana bakış, sanata bakış, devlete bakış nasıldı ki, şimdi biz o yüzyıllara,o asırlara, Yesevi'ye, Yunus'a gitmemiz gerekiyor?
Çok önemli ve güzel bir soru. Neydi, bizim medeniyetimizin genel bir tanımı var. Diyor ki; Bu medeniyet, gönül medeniyeti. Bir medeniyet tasavvurumuz hayalimiz, niyetimiz var. Doğal olarak bir insan tasavvurumuz var. Bir evren tasavvurumuz var, bir din tasavvurumuz var. Bu nasıl bir tasavvurduR? 'Ben benliğini yeneceksin' diyor Ahmed Yesevi. 'Bir gönül yıktıysan, kıldığın namaz değil. Bin gönül kazandıysan az değil' diyen Yunus'ta da, böyle bir yaklaşım var. Yani insana bakıyor. Yaratılmışı Yaratan'dan ötürü seviyor. Dolayısıyla insan ile hayat ile tabiat ile ilişkisini böyle düzenliyor. Bakın insan ile ilişkisini düzenlerken, benliği ile mücadele ediyor. Doğa ile olan ilişkisini düzenlerken, yaratılmış olan bütün varlığa, mahlukata saygı gösteriyor. Allah ile olan ilişkisini düzenlerken, samimiyeti esas alıyor. Bakın samimiyeti esas alıyor ve bakınız riyayı red ediyor. İçten bir bağlanma var ve temelinde bir ahlak boyutu var, bir ahlaka dayandırıyor bunu. Şekil yok aslında, şekil ile değil işi. İş, öz ile ilgili. Öz'ün hayata yansıması. Bunu yaparken, ilim ile irfan ile bilgi ile yapıyor. Ve burada kesinlikle cehaleti red ediyor. Bu cehalete savaş açmayı hem Ahmed Yesevi de, hem Yusuf Has Hacim'de görürüz. Çok önemli bir konu daha var, Bilgiyi kavrama, özü istiyor, öze ulaşmayı istiyor. Hakikati arama, hakikatı bulma azmi, inancı, gayreti, isteği bulmaya çalışıyorlar. Sadece kuru malumatın peşinde değiller. Dertleri kuru malumat, kuru bilgi değil. Onun için, bu adlarını saydığımız kişiler birer hikmet yolcusu, Hikmet yolunun yolcularıdırlar.
YESEVİ PINARINDAN BESLENMEMİZ GEREKİYOR
Hikmet derken, bu gün ne anlamamız gerekir?
Bugünkü insanın anlayabileceği en sade şekli ile o erdemi anlayabilme, o bilgeliği kavrayabilme... Yani kendisine yapılsa bile kötülük, kötülük yapmamayı anlamalı. Başkalarına karşı adil olmayı,
KUL HAKKI ÇOK SIRLI VE ÇOK GENİŞ BİR ALANI KAPSAR
Kul hakkı yememek, çok konuşuluyor, ancak, fakat neden kul hakkı yeniyor?
Bakın, 'Kul hakkı' öyle sırlı bir kelime ki bu. O kadar önemli ki bu. Diğer bir insan ile bütün ilişkimizi düzenlemek. Mesela yüksek ses ile konuşup, onu rahatsız etmek, bir apartmandaki komşumuzu rahatsız etmeye kadar, çalıştırdığımız bir insanın ücretini ödemesine kadar ve trafikte bir aracı sollamamıza kadar, eşimize, çocuğumuz ya da en uzak ve ya en yakınımıza uyguladığımız şiddetten, gıybet, dedikodu, iftiraya kadar hepsi kul hakkı ihlalilidir. Hepsi kul hakkına giriyor. Bana göre mesaj şu; Var olanın, var olma hakkını tanı diyor. Mesulsün ona karşı diyor ve eğer kendi hakkının ötesine geçersen, kul hakkına girmiş olursun diyor. Adalet dediğimiz de bu değil midir zaten. Adalet dediğimiz de, hak edenin hak ettiğini alması demek değilmidir. Eğer biz hak edenin hak etiğini vermezsek, kul hakkına girmiş oluruz. Sadece bu kavramı alsak bile, işte ortaya bir medeniyet ortaya çıkıyor. Yani senin bu varlık alemi içerisinde, diğerinin hakkını, diğerinin hukukunu tanı diyor. Bu hak ve hukuk öyle geniş ve derin ki, aslında sadece insan bile değil, bütün yaşamımızı sarıyor, tabiata ağaca, kuşa, kurda, her canlıya karşı o hak hassasiyetini gösterip, bir vahdet görüyoruz bu anlayışta. Bakınız biz doğa olan ilişkimizde de, havayı, denizi kirletirsek, burda da kul hakkını ihlal etmiş olursunuz. Çünkü kul için faydalı olan bir şeye zarar vermiş oluyorsunuz ve işte o an kul hakkına girmiş oluyorsunuz. İşte bu ne kadar hassas bir bakış ve hayat anlayışı bu medeniyet tasavvuru. Gönülü dikkate alsak, Gönül medeniyeti oluşturabilsek tekrar, yeniden inşaa edebilsek, yaşayabilsek, hayata geçirebilsek ama önce kendi hayatımızda... İşte hikmet yolunda ise insan, bütün bu saydığımız değerlere, dikkat eder, hassasiyet gösterir ise o zaman insan kendi iç aleminde de, yaşadığı alemde de yaşanırlılık olur, huzur olur, ilim olur, irfan olur, sevgi olur, muhabbet olur...
Batının gerçekleştirdiği Rönesans ile sizin bahsettiğiniz Rönesans anlayışı arasındaki benzerlikler ya da farklar nelerdir?
Batının doğa ile hayat ile insan ile olan ilişkisi, etkileşimi tabii ki çok farklı. Batıya göre doğaya hakim olacaksın, doğanın sırlarına hakim olacaksın, doğadan yaralanacaksın, onu kullanacaksın. Yani kısaca menfaat temin edeceksin. Burada eğer doğa ile tabiat ile olan ilişkimizi dikkate alırsak, sonucunda bizim için de bir menfaat olsa da, burada bizim bakış açımızda esas olan niyettir. Yaratılmış olana saygıdır, değer vermektir esas olan ve bir doğa ve bir de onun karşısında biz, gibi görmez bizim medeniyetimiz. Bir vahdet fikridir bu, yani insan, hayat ve doğa bir bütündür. Bize göre biz doğanın bir parçasıyızdır, yani aslımız topraktır. Bizim medeniyetimiz hayata da, insana da doğaya da böyle bir anlayış, inanç ve idrak ile bakar. Toprağı bu bakış açısı ile bir nevi kıymet atfeder, mütevazılık yaklaşımını tarif ederken de 'toprak gibi ol' der bizim insanımız.
YESEVİ ANLAYIŞINA BATININ DA, DOĞUNUN DA İHTİYACI VAR
UNESCO'nun, Hoca Ahmet Yesevi Yılı ilan etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onun için biz 11'inci yüzyılın bu fikri, bu entelektüel mesaisinde, çok yol almamız, çok düşünmemiz gerekiyor. Bakınız UNESCO'nun, 2016 yılını Ahmed Yesevi Yılı ilan etmesinin altında bu var. Daha önceki yıllardan hatırlarsanız UNESCO, Yunus Emre yılı, Hz. Mevlana ile ilgili olarak anma yılları ilan etmişti, böyle de bir tuhaf durumumuz var ne yazık ki. Bunu da görmemiz gerekiyor tabi ki. Oradakiler de Ahmet Yesevi de
İLİM, İRFAN VE HİKMET İLE ZORLUKLAR AŞILABİLİR
Yesevi yılında neler yapılmalı, nasıl ele alınmalı?
2016 yılının, Hoca Ahmet Yesevi hakkında çok iyi değerlendirilmesi lazım. Sadece bizim için değil, bütün insanlık için, bunun farkında olan UNESCO bu nedenle olsa gerek, bu yılı Yesevi Yılı ilan etti. Özellikle insan eğitimi açısından olaya baktığımız zaman, insanın mutluluğu, insanın huzuru diyoruz. Bütün bunlara baktığımız zaman, o gelenekten gelen o büyük şahsiyetler, çağın en büyük sorunları ile çağın en büyük buhranları ile nasıl başa çıktılar, nasıl hayatta kaldılar. O gün de eşkıya var, yoksulluk var, istilalar var, göçler var, bu çağın da çok büyük sorunları var. Başa çıkarkenki yaptıkları ne idi, neye dayanıyorlardı, işte bizim de bugün aslında dayanacağımız, orada ciddi bir kaynak var. Belki, bugünün dili ile Onu yeniden söyletmek, yeniden oluşturmak, yeniden okumak gerekiyor. Bu okuma sadece irfan ve ilim değil, ekonomiye, siyasete, askeriyeye, felsefeye, konfora her şeye yansıyor. Bir şey üretme derdinde insanlar o devirlerde.... Yesevi'yi yeniden okumak diyelim biz buna. Yusuf Hac Hacib'i yeniden okumak, Biruni'yi yeniden okuma, Yunus'u, Hacı Bektaş'ı, Mevlana'yı, İbni Sina'yı, Farabi'yi, Harazmi yeniden okumak gerekiyor. Bizim bugünümüz ve yarınımız için lazım olacak her ne gerekiyor ise orda, onlarda bulmamız mümkün.
PROF. DR. ADNAN ÖMERUSTAOĞLU KİMDİR?
Prof. Dr. Adnan Ömerustaoğlu 1962 yılında Ordu'da doğdu. 1985 yılında Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nden mezun oldu. Gazetecilik ve öğretmenlik yaptı. 1994 yılında Atatürk Üniversitesi K. K. Eğitim Fakültesi'ne öğretim görevlisi olarak atandı. 1995 yılında "Salih Zeki'de Mantık-Matematik İlişkisi" adlı teziyle yüksek lisansını tamamladı. 1999 yılında "Thomas Kuhn'un Bilim Felsefesi" adlı teziyle Felsefe