Trajik Karşıtlık

Hayatın ironisi bazen çok yoruyor. Çünkü insan, hayatın kendisi tarafından sürekli trajik karşıtlıkların içine bırakılıyor.

Abone Ol

Bu karşıtlıklar insana aynı anda iki zıt hakikati taşıma yükü bindiriyor; Hem çok güzel olabiliyor, neredeyse dayanılmaz bir zarafetle, hem de; aynı anda acımasız, ölçüsüz, adaletsiz olabiliyor.

Denizin dalgası, kokusu, martılar, akıllı kargalar, rüzgâr, soğuk ama temiz bir hava, küçük ve basit görünen herhangi bir şey hayat ne güzel, yaşamak ne güzel dedirtebiliyor.

Ölçüsüz ve adaletsiz tarafa yüzümüzü çevirdiğimizde; dünyanın, savaşlar, doğal afetler, yoksulluk ve salgın hastalıklarla dolu korkunç bir yer olduğuyla yüzleşiyoruz. Birçok yerde bebekler açlıktan ölüyor, öldürülüyor. Çocuklar pedofil çetelerinin, organ mafyalarının elinde yok ediliyor. Gençler umutsuzluk, şiddet ve bağımlılık sarmallarında kaybediliyor.

Tanık olduğumuz iyi ya da kötü her olay bizden sürekli bir tutum talep ediyor. İnsan tam bir şeye sevinirken, bir yerden bir başkasının yıkımı sızıyor ve bu sızıntı hiç durmuyor. Ve biz trajik karşıtlıklar içinde bir duygudan başka bir duyguya geçip duruyoruz.

İroni dediğimiz şey belki de bizim zihnimizin adalet, tutarlılık ve denge arayışının hayata çarpıp çarpıp geri dönmesidir ve bizi yoran da muhtemelen bu çarpıntıdır.

Yeni Yıl

Bir akşam sinemaya gitmiştik. Filmden çıkıp eve dönerken; bir süre yakanın meşhur caddesinde ilerledik. Yeni yıl yaklaşıyordu. Her yerde gecenin karanlığına meydan okuyan bir ışıltı ve şatafat vardı. Cadde boyunca resmen görsel bir şovun içinden geçerek yol aldık. Ünlü mağazalar, mekânlar ışıl ışıldı. Bu görsel şov insanı bir an için etkilemiyor değil. Bu kadar süs ve pırıltı insana; şenlik, kutlama, mutluluk, bayram gibi duyguları çağrıştırıyor, bir anlığına.

Neden o akşamı anımsadım biliyor musunuz? Sadece o cadde değil, başka caddeler, şehir meydanları her yer; yeni yıl geliyor diye süslü gelinler gibi süslenmiş, ışıl ışıl. Bazı evlerdeyse tek bir ampul bile yanmıyor. Korkuyla alelacele, belki bilinçli bile değil el alışkanlığıyla dokunulmuştur lamba anahtarına, evin kapısı dışardan çekilirken. Bir hastane aciline ulaşmaya çalışırsın yürek ağızda, süslü pırıltılı caddelerden, gelin gibi caddelerden geçerek.

İçeride bir çocuk hayatın ince ipliğine tutunmuştur. Dışarıda havai fişekler patlar. Biri ağlarken diğeri güler. Hayat takvimlere aldırmaz, o kendi ritmiyle devinir; çoğunlukla ölçüsüz, acımasız ve adaletsiz. Ve sen insanların acısına tanık olurken hayatın trajik çelişkilerini düşünürsün, zihnin askıda unutulmuş bir hırka gibi o düşüncelerde asılı kalır…

Yaşlı Adam

Anatole France “Edebiyatta Deliler” adlı makalesinde çocukluğunda tanıdığı yaşlı bir komşusunun hikâyesinden söz eder. Yaşlı adam oğlunu kaybetmiş, o andan itibaren de sırtına bir döşek yüzü geçirip öyle dolaşmaya başlamıştır. Bir de, oğlu sanki hiç var olmamış gibi davranmakta, ne ölümünden ne yaşadığı günlerden, anılarından hiç bahsetmemektedir. Bir ev ortamına girip de sırtındakini çıkarması gerektiğinde bastonunu bir omurga gibi örtünün içine koyar, başındaki topuza da şapkasını takar. Sonra bir süre bir cesede bakar gibi, bu biçimsiz insan siluetini seyreder."

Bu hikâye; delilikten çok yasın donmuş hâlini anlatır. Adam oğlunun yokluğunu inkâr ederek onu sırtında dolaştırıyor. O döşek yüzü, bastonla kurulmuş sahte omurga, başındaki şapka… Bunların hepsi “hayatta kalma düzenekleri”. Adam, oğlunun ölümünü kabullenemediği için onu anıdan da gerçeğinden de silmiş ama bedensel bir temsille yanından ayırmamış. Yani unutmuş gibi yaparak taşımış.

Yeni yılı, Anatole France’ın anlattığı o yaşlı adam gibi seyrediyorum. Sırtına oğlunun yokluğunu giyinmiş, bastonla omurga kurmuş, şapkayla baş kondurmuş o biçimsiz bedene bakar gibi.

Belki yeni yıl da; bütün bu ışıkların, süslerin, gürültünün ardından, bizi seyrediyordur sessizce.
Ne kurtarıcı olarak, ne de düşman, sadece bir ayna gibi..

Yeni yılda iyi günler görmeniz, iyi insanlara denk gelmeniz dileğiyle…