Tespihin İmamesi Kopmadan Olmaz
Henüz Suriye sınırımızdaki 550 kilometre uzunluğundaki arazilerin mayından temizlenmesi karşılığı bir İsrail firmasına 49 yıllığına verilmesi falan gündemde yoktu. Ama PKK terörü tehdit olarak MGK toplantılarının birinci sırasında yer alıyordu.
İktidar partisi içerisinde, ABD'nin yancılığına yol açacak 1 Mart tezkeresine karşı yüksek sesle itiraz eden yoktu ama içten içe bir kaynama olduğu biliniyordu. Partiyi zorlu dönemde destekleyen tek gazete olan Yenişafak'ın önemli yazarları da 1 Mart tezkeresine karşı bayrak açmıştı. En fazla "karşı" yazıyı kaleme alan da Fehmi Koru'ydu ve iktidar partisi milletvekilleri üzerinde saygınlığı olan bir yazardı.
Cengiz Çandar, Nazlı Ilıcak, Kürşat Bümin, Mehmet Barlas gibi basının ağır toplarının bir arada toplandığı Yenişafak, 1 Mart tezkeresi TBMM'de reddedilince, sonucun tek sorumlusu ilan edildi. Faturanın büyüğü de Fehmi Koru'ya kesildi.
Gülen cemaatiyle iktidar arasındaki ilişkileri konu alan "Ben Böyle Gördüm" kitabında Fehmi Koru bu konuya hiç değinmediği için, fazla da eşelemek bana düşmez.
Ben tüm bunları, o kritik dönemde çok konuşulan ama bugün unutulan bir konuyu hatırlatmak için anlattım.
İşte o 1 Mart tezkeresinin tartışıldığı dönemde, ciddi ciddi adamların meclislerinde, özellikle medyanın yönetici katlarında farklı bir tartışma vardı ve uzun süre devam etti.
ABD, ünlü spekülatör Soros aracılığıyla 1 Mart lehine lobicilik faaliyeti yapmak üzere 500 milyon dolarlık bir bütçe ayırmıştı. Türk halkının 1 Mart tezkeresine ikna edilmesi için yapılacak söyleşiler, konferanslar, tv programları vs. tüm kampanyanın bütçesi 500 milyon dolar...
Rakam uçuk gelmesin size. ABD'nin Türkiye üzerinden Irak'a gidememesi halinde yürürlüğe koyacağı B planının maliyeti daha fazlaydı çünkü.
İşte o dönemde Türkiye'de bazı sivil toplum kuruluşları, yeni medya organları falan türedi. ABD'nin 1 Mart tezkeresi için tahsis ettiği fonla kurulan "propaganda" organları daha sonra TSK'ya ve ABD karşıtı "bağımsızlıkçı" politikalar benimsemiş sivil toplum kuruluşlarına, aydınlara, gazetecilere operasyonun da en önemli dinamikleri oldu.
ABD'nin 500 milyon dolarlık bütçesi gerçek miydi, gerçekse nereleri ve kimleri fonladı hâlâ bilmiyoruz. Herkesin bu konuda öyle veya böyle bir tahmini var.
Bizde 1 Mart tezkeresi hâlâ tartışma konusu oluyor. Ama ABD, Irak'ta operasyonunu tamamladı ve "profesyonel" güçleri dışındaki tüm askerlerini çekti.
Türkiye'de, o dönemde de PKK, terör, bölücülük tartışılan konuların başında geliyordu, şimdi de... Tek farkla: O dönemde, PKK'nın ele başılarını istediğimizde "Türkiye'ye bir Kürt kedisini bile vermem" diyenler, bugün Kuzey Irak'ta söz sahibi ve Ankara'yla gayet iyi ilişkiler içerisinde.
* * *
Biz ise yine terörle boğuşuyoruz. Terörün yeniden aktif olarak "diplomatik ve siyasi araç" olarak kullanılmaya başlandığı son 6-7 aylık dönemde 400'ü aşkın şehit verdik. Kıbrıs harekâtından da fazla sayıda şehit verdik ve vermeye devam ediyoruz.
Analar, babalar, eşler, evlatlar "Acaba babamız eve dönecek mi?" endişesiyle yaşıyor artık. Sadece Doğu ve Güneydoğu'da mı? Ülkenin her yanında. Çünkü kalleş terörün ne kimliği var, ne coğrafyası, ne ili, ne de ilçesi...
Bu kaos ve belirsizlik ortamının nereye kadar devam edeceği de bilinmiyor. Çünkü yaşananlara bakınca, kafalarda oluşan soru işaretleri bir türlü cevap bulamıyor.
Nusaybin'de aylar öncesinden bir haber ajansının muhabiri "PKK'lı gruplar ilçeye doluşuyor, patlayıcı ve silah taşıyorlar, hendekler kazılıyor, barikatlar örülüyor" diye çarşaf çarşaf haber yapıyor. Biz şimdi Nusaybin'den ardı ardına dizilmiş tabutlar karşılıyoruz.
Brüksel'de PKK'nın çadır kurup mazlum rolü oynamasına öfkeleniyor, tepki gösteriyoruz. Ama bir bakıyoruz, o çadırın daha büyüğü Diyarbakır meydanına kurulmuş, Apo'nun ve kaleşnikofların gölgesinde zafer naraları atılıyor. "Neden burada bir tane Türk bayrağı yok?" demeye kalkıyoruz, ama hemen ardından yaşananları görünce susmak zorunda kalıyoruz.
Bayrağa sarılı 7 şehidin memleketlerine uğurlandığı gün Sur Meydanı'nda ülkenin başbakanı konuşuyor, meydanda yine bir tane bayrak yok. Demek ki, halkının bayrağı elinden ve yüreğinden dışladığı bir coğrafyayı "yeniden vatan toprağı yapmak" için göçüp gidiyor her gün 5'er 10'ar yiğitler...
Terör çeyrek asırdan uzun süredir kanımızı, iliklerimizi emiyor ve ülke halkı arasında uçurum oluşturmaya başladı artık. İşte o yüzden, tespihin taneleriyle uğraşmak yerine imameyi koparmaktan başka yolu yok Türkiye'nin...
Nasıl mı?
Nasıl Başika'da IŞİD'e karşı yerel kuvvetleri eğitmek için asker bulundurabiliyorsak ve bu konuda Bağdat yönetimiyle ters düşüp, Barzani'yle omuz omuza durabiliyorsak aynı şekilde... IŞİD için Başika'ya gidebildiğimiz gibi, PKK için Kandil'e giderek. Şer çetesinin elebaşılarını bir bir ezerek...
İşte o zaman "inlerine girdik inlerine" diyebilir ve Kürt halkını da terör baskısından kurtarmış, özgürleştirmiş oluruz... Terörün para kaynağını da kesebilirsek tabii...