Bu ayın ilk haftasında söz ettiğim Nevruz bayramı, Müslüman olan ya da olmayan Türk toplulukları arasında yüzyıllardan beri kutlanmakta.
Nevruz geleneğinin, Sünnilikle, Alevilikle, Bektaşilikle doğrudan bağlantısı yoktu. İslamiyet öncesine gidiyordu. Ergenekon'da demir dağları eriterek dirilen atalarının ruhlarıyla yanan bir ateşti.
Osmanlıların atası olan Kayı Boyuna mensup Karakeçililer’in, 21 Mart’ta Ertuğrul Gazi'nin türbesi çevresinde yaptıkları şölenin diğer adı: Yörük Bayramıydı.
Âşık Ruhsatî, 1750 metre yükseklikteki Kangal’ın Deliktaş köyünde, zor bir kıştan sonra bahara kavuşmanın sevincini bir destanında yansıtmıştı:
“…. Misafir alıyor dağların başı,
Şükür gitti evden kışın telaşı
Yaz çiçeği çiğdem gösterir başı
Usul boylu ince belli yaz geldi…”
Ruhsatî, bir başka şiirinde yazın geldiğini sevgilisine şöyle müjdelemişti:
“Daha gözleyim mi ey mavi donlu
İşte görüyorsun sunam yaz geldi
Kalmadı eridi dağların karı
Nice bir ah ile yanam yaz geldi
Kaba yel değdi de söküldü seller
Bülbül dile geldi açıldı güller
Herkes sevdiğine nâmeler yollar
Ben de Kerem gibi yanam yaz geldi…”Nevruza Kazakistan'da “bayeşek”, Kırgızistan'da “bayçeçek”, Özbekistan'da ise “baharkız” deniliyor. Nevruz, Türk dünyasında diriliğin, tazeliğin, yenilenmenin, gençliğin, bekâretin, saflığın, masumiyetin ve temizliğin sembolüydü.
Anadolu'da bahar başlangıcında sivri sopalarla tepelere tırmanıp çiğdem toplayan çocuklar, bunları karaçalı dalına asarak sokak sokak, ev ev dolaşır ve bir tekerleme tutturarak baharın gelişini müjdelerdi:
“Çiğdem çiğdem çiçecik
Ali Baba gökçecik
Çiğdem geldi kapıya
Yağ çıkarın yapıya
Yağ olmazsa bal olsun
Oğlum, uşağın sağ olsun…”
Topraktan başını uzatır uzatmaz, koyun ve keçi gibi hayvanlar tarafından yenildiği için beyaz çiğdeme halk “öksüzoğlan” adını vermiş. Bu çiçek Bektaşilikte Ehlibeyt'in sembollerinden biriydi. Aşık Veysel’den derlenen bu anonim türkü ne kadar güzeldir:
“Çiğdem der ki ben elâyım
Yiğit başına belâyım
Hepisinden ben âlayım
Benden âlâ çiçek var mı
Al baharlı mavi dağlar
Yarim gurbet elde ağlar
…….
İlk kardelenlerin çıktığı, arkasından erik ve bâdem dallarının çiçeklendiği; sonra yavaş yavaş tedbirli ağaçların çiçek açtığı bu mevsimde; doğmanın, doğurmanın lezzetiyle bütün bir gençliğin neşesini yaşarsınız...
Bakınız Âşık Veysel baharı nasıl anlatıyor:
Cümle ağaç uykusundan uyandı,
Giyinmiş donunu yeşil atlastan,
İrenk irenk çiçeklere boyandı,
Gidermiş kederi, kurtulmuş yastan.
……
Hasılı bahar, "bir gönül açıcı mevsim”di. O sebeple Türkler asırlar boyu baharı kutlamıştı. O bayramlardan biri de Hıdırellez Bayramıydı.
Türk dünyasında halk takvimimin bir faslı da “Ruz-ı Hızır” (Hızır günü) olarak adlandırılmıştı. İnanışa göre, o gün Hızır ve İlyas Peygamber, yeryüzünde buluşmaktaydı. Halk arasında Hızır ve İlyas sözcükleri birleşerek Hıdırellez şeklini almıştı.
Atalarımız yılı ikiye ayırmıştı. 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre “Hızır Günleri” adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar olan süre ise “Kasım Günleri” adıyla kış mevsimini oluşturmaktaydı. 6 Mayıs, kış mevsiminin bitip yazın başladığı gün olarak bilinirdi. Hıdrellez günü, Rumi takvim olarak da bilinen Jülyen takvimine göre 23 Nisan gününe rastlamaktaydı.
Yunus Emre şöyle demişti:
Yunus Emre bu dünyada
İki kişi kalır derler
Meğer Hızır, İlyas ola
Ãb-ı hayat içmiş gibi .”
İnancımıza göre Hızır, hayat suyu (ab-ı hayat) içerek ölmezliğe ulaşmış. Baharla vücut bulan yeni hayatın sembolü olarak kabul edilmiş, birbirinden güzel ve anlamlı inanışlar manzumesi olmuş:
Hızır, darda kalanların yardımına koşar, dileklerini yerine getirir. Yüce gönüllü, temiz kalpli, iyiliksever, bolluk, bereket, zenginlik sunandı. Uğur, bereket ve kısmet kaynağıydı.