Güncel

Saraydan sokaklara uzanan bir İstanbul ritüeli!

Payitahtın o eski, ihtişamlı ve naif Ramazanları, sadece bir ibadet mevsimi değil, aynı zamanda bir zarafet ve cömertlik yarışıydı. İstanbul'un dar sokaklarından yükselen ney sesleri, konakların kapılarından süzülen davetkâr kokularla birleşir, şehrin her köşesi birer şefkat yuvasına dönüşürdü. İşte eski İstanbul'un belleğinde iz bırakan o meşhur gelenek ve tarihin tozlu sayfalarından günümüze ulaşan 'Diş Kirası' hikâyesi!

Abone Ol

Eski İstanbul'da bakanlar ve üst düzey devlet görevlileri, her akşam iftar vakti saraylarının kapılarını halka sonuna kadar açardı. Bu konaklarda kurulan sofralar sadece dostlar için değil, özellikle fakir ve muhtaçlar için bir 'Halil İbrahim Sofrası' niteliğindeydi. Ancak bu sofraların en dikkat çeken ve İstanbul kültürüne damga vuran parçası, yemekten sonra dağıtılan 'Diş Kirası'ydı.

PİLAVIN İÇİNDEKİ ALTINLARDAN KADİFE KESELERE

İstanbul’un tarihi kaynakları, Fâtih Sultan Mehmed’in vezîriâzamı Mahmud Paşa’nın tertip ettiği efsanevi ziyafetleri anlatır. Paşa’nın sofrasında sunulan pilavların içine altın paralar saklandığı ve bu altınları bulan şanslı davetlilerin onlara sahip olduğu bilinirdi. Zamanla bu uygulama, vezirlerin hem cömertliklerini gösterme biçimi hem de halka olan saygılarının bir nişanesi haline geldi.

Özellikle Sultan saraylarında bu gelenek tam bir törene dönüşürdü. İftardan sonra davetliler, harem ağaları vasıtasıyla saygılarını sunar; harem ağası ise hediyeleri öpüp başına koyarak sahiplerine teslim ederdi. Derecelerine göre para veya kıymetli eşyalar alan İstanbullular da aynı nezaketle hediyeleri kabul ederdi. Öyle ki, konağın sahibini hiç tanımayan bir vatandaş dahi bu sofraya oturabilir ve elinde bir hediye ile ayrılabilirdi.

DELİLERİN DİŞ KİRASI

İstanbul’un bu naif geleneği, tarihin bazı dönemlerinde farklı ve sert bir anlama da büründü. Vezirlerin kapı halkı olan ve deli olarak anılan askerler, maiyetinde bulundukları kişinin görevden alınması veya ödeneklerinin kesilmesi durumunda, halktan zorla aldıkları paraya da diş kirası adını vermişlerdi. Bu durumlarda halkın iâşesini ve hayvanlarının bakımını bu ad altında temin etmeleri, geleneğin bir nevi vergiye dönüştüğü hüzünlü bir dönemi işaret eder.

BİR DEVRİN SONU, II. MEŞRUTİYET

Eski İstanbul’un bu köklü Ramazan ritüeli, II. Meşrutiyet’le birlikte saray ve konak hayatının eski ihtişamını kaybetmesiyle tarihe karıştı. Bugünün modern İstanbul’unda bu gelenekler unutulmaya yüz tutsa da, Diş Kirası sözü hâlâ o eski, bereketli ve zarif İstanbul Ramazanlarının en güzel hatırası olarak gönüllerde yaşamaya devam ediyor.