Milletlerin millet olarak var eden, varlığını sürdüren ve yaşatan bir takım değerler vardır. Din, dil, tarih, kültür, sanat bilgisi, zevki ve şuuru gibi. Devletler ve milletler, bu değerlere sahip çıktıkları ölçü ve müddetçe varlıklarını, şahsiyetlerini koruyabilir ve yaşatabilirler. Buda da en önemli role sahip olanlar şüphesiz sanatkarlar, öğretmenlerdir, anne-babalardır. Tabii ki, devleti yönetenler, üniversiteler, stklar ve medya çok daha önemli görev ve sorumluluklara sahiptir! Fakat bizim özellikle son 100 yılımızda bu iş çilekeş, vefakar, sadık bir elin parmağını geçmeyecek sayıdaki sanat, kültür, ilim ve irfan ehli insanlarımız, hocalarımız, üstadlarımız gayretleri ile bu günlere kadar gelebilmiştir. Öyle isimler vardır ki, bir kişidir ama bin sanata, bin hünere maliktir ve o insanların bilgi, aşk ve şevkleri ile bu gelenek, kültür ve sanat yaşayagelmiştir bu günlere. Bu önemli şahsiyetlerin başında da Hezarifen (Bin hünerli) Necmeddin Okyay gelmektedir. Hafız olup, hat, ebru, tuğra ve cilt sanatlarında mahir olup, gülcülük, okçulukta da adı anılan bir gönül ehli, sanatkarımızdır. Ondan feyz alan muhtelif sanat dallarında yetiştirdiği ilim ve sanatkarlar arasında Süheyl Ünver, Şefik Bursalı, Muhsin Demironat, Fatma Rikkat Kunt, M. Emin Barın, Kerim Silivrili, Ali Alparslan, Mustafa Düzgünman ve M. Uğur Derman Okyay ile oğulları oğulları Nebih, Sâmi ve Sâcit Okyay, kültür ve sanat hayatımıza hizmet veren isimler arasındadır. 5 Ocak 1976 günü, fani alemden baki aleme göçerken, yetiştirdiği talebeleri ve milletimize ve insanlığın hayr ve güzelliğine bıraktığı eserleri ve adı ile yaşamakta olan çiçekli ebru ya da Necmeddin Ebrusunu, sanat literatürümüze kazandıran Necmeddin Okyay Hocamızı vefatlarının 41'inci yılında, yeniden ve tekrar hatırlamak, onun şahsında, ona ve ondan sonra da yetiştirdiği talebeler vasıtası ile bugünümüze gelen Klasik Türk İslam Sanatları ve sanat anlayışını sizler ile paylaşmak istedik.
İstanbul'un, bin hünerli sanatkarı
Aşere ve takrîbi Kaptanpaşa Camii imamı Ahmed Nazîf Efendi'den, ilmiye icazetnemesini de Çinili Camii imamı Nûri Efendi'den aldı. Babası Abdünnebi Efendi 'nin, 1907'de vefatı sonrasında, Üsküdar Yeni Vâlide Camii'nin ikinci imamlığı vazifesine başladı. Babasının imamlık vazifesinde bulunduğu bu camide, daha sonra birinci imamlık ve hatiplik vazifelerini 1947 yılına kadar, tam 40yıl sürdürdü.
Rik'a, divanî, celî divanî ve ta'likte mahirdi
Necmeddin Okyay, hafızlık eğitini sürdürürken, aynı mektebte Hasan Talat Bey'den rik'a, divanî, celî divanî yazılarını, rüşdiye seviyesinde meşkederek icâzet aldı. Hasan Talat Bey, 1902 yılında, Necmeddin Efendi'yi Nuruosmaniye Medresesi'ndeki "yazı odası"da, Filibeli (Bakkal) Hacı Ârif Efendi ile desrlere devam etmesine vesile olur. Bu arada Sami Efendi'den de, ta'lik meşk eder. Üsküdar İdâdîsi'ndeki tahsiline devam ederken, hat meşkine gitmesine müsaade edilmediği için, mektebi bırakır. Konyalı müderris Mehmed Vehbi Efendi'den is mürekkebi imalini de öğrenir.
Çiçekli ebru mucidi
Hat sanatı ile meşgul olduğu yıllarda, Necmeddin Efendi eline geçen bir kağıt üzerindeki ebru, onun sanatta yeni ufuklara yöneltir. Ve devrin en önemli ebru sanatkarı olan Üsküdar Özbekler Dergahı Şeyhi Hazarifen İbrahim Edhem Efendi'iye 1903 yılından itibaren, ebru dersleri almaya başlar. Mimarî, hendese, kozmografya ve teknik konularda, devrin akademik seviyesine erişen İbrahim Edhem Efendi, ayrıca Çağatayca, Arapça, Farsça ve Ermenice'nin yanı sıra, teknik kitaplardan faydalanabilecek kadar da Batı dillerini öğrenir. İnce marangozluktan doğramacılığa, oymacılıktan hakkâklığa, dökmecilikten tornacılığa, tesviyecilikten demirciliğe, makinecilikten dokumacılığa kadar onlarca sahada ihtisas sahibi olan Edhem Efendi, Midhat Paşa tarafından kurulan Mekteb-i Sanâyi'nin imalât müdürlüğüne tayin edilir. Burada yetenekli vatan evlatlarının elinden tutarak birçok talebe yetiştirir. İşte Necmeddin Efendi de, bu kadar marifet ve hüner ehli olan Edhem Efendi'den, aslında sade ebru kağıt sanatlarını, boyama ve aharlama ve marangozluk dersleri almaz, bütün bu sanat ve ilimi de görür ve haline tesirine vesile olunur. Medresetü'l-hattâtîn'deki hocalığı sırasında yazılı ebru denilen tarzı ve çiçekli ebruyu buldu. Lâle, karanfil, sümbül gibi çiçekleri aslına uygun şekilde ebru teknesinde resmetmeyi başardı. Bundan dolayı çiçekli ebrulara sanat çevrelerinde "Necmeddin ebrusu" adı verildi. Mustafa Düzgünman "ebrûname" isimli şiirinde, Hoca'nın ebrûculuğundan şöyle bahseder:
'Üstadımız Necmî Molla çığır açmış bu işte
Azimkârdır, muktedirdir anlayışta, sezişte
Lale, sümbül, karanfille bezendirmiş ebrûyu
Talim etmiş taliplere zevâl yok bu gidişte.'
Okçuluğu da yaşatmaya gayret etti
Bahçesinde 400 çeşit gül yetiştirdi
Sanat olur da, aşk olur da, gül olmaz mı? Necmeddin Efendi de bu sevgisini yetiştirdiği çeşit çeşit güllerle göstermişti.
1926'da Gülcü Şükrü Baba ve Tuğrakeş İsmail Hakkı Bey'in (Altunbezer) teşvikiyle, Üsküdar Toygartepe'deki dört dönümlük bahçesinde, gül yetiştirmeye başlar. Bir süre 400 çeşit gül yetiştirdiği ve katıldığı gülcülük müsabakalarında da, madalyalar kazandığı bilinmektedir. Bu zevkini 1950'li yıllara kadar sürdürmüş, ancak daha sonra yetiştirdiği gül çeşidi sayının 30 ile 40 çeşittir. Bu bile aslında gül ile sevgini ve ebrularında da çiçeğe olan sevgisinin, tasavvufi manadaki aşkın sanattaki tezahürüne bir örnek olsa gerektir.
Akademide ebru ve hat muallimliği
İmamlığı, ebru, hat sanatkarlığı yanında, çeşitli mekteplerde talebelerine dersler vermeyi sürdürdü. Medresetü'l-hattâtîn'de, ebru ve âhar muallimliği ardından, buranın mubaşşirlik vazifesini de sürdürdü. Hoca, Süleymaniye'deki Kanûnî Sultan Süleyman Mektebi ile Bostancı ve Erenköy mekteplerinde, hat dersleri vererek, rik'a yazısını öğretimi verdi. Medresetü'l-hattâtîn'in Hattat Mektebi, ve Şark Tezyînî Sanatlar Mektebi'nde de dersler verdi. Hat ve kitap sanatlarında da, Bahâeddin Efendi (Tokatlıoğlu) olmak üzere, eski üstatlardan tesbit etme yolunda çalışmalara başladı.
Son devir, alim, arif ve sanatkarlarına yetişti!
Necmeddin Okyay'ın, Osmanlı maneviyat ve kültür hayatının, son devir meclislerinde Abdülaziz Mecdi Efendi (Tolun), Ahmed Celaleddin Dede, Ahmed Naim Bey, Ahmed Remzi Dede (Akyürek), Özbekler Dergahı Şeyh İbrahim Edhem Efendi, Hafız Eşref Efendi, Müderris Ferid Bey (Kam), Üsküdarlı Ressam Ali Rıza Bey, Elmalılı Ahmed Hilmi (Yazır), Üsküdarlı Şa'ir Talat Bey gibi önemli şahsiyetler ile münasebet halinde olması, onun şahsında vücud bulan maneviyat ve kültür zenginliğini anlamamız daha da mümkün olabilecektir.
Talebeleri, sanat alemine ışık oldu
Necmeddin Hoca kendisi gibi ilgi sahasında farklı hususiyet ve kabiliyetlere sahip, talebeler yetiştirdi ve onların da, bu gün sanat alemimizde pek çok talebe yetiştirmelerine ve klasik sanatlarımızın, bu günlere gelmesinde vesile oldular. 1948 yılı başında emekli olan Necmeddin Okyay, kültür ve sanat faaliyetlerini daha ziyade evinde öğrencileriyle çalışarak ve isteyenlere levhalar yazarak sürdürdü. Muhammed Hamîdullah da, İstanbul'a geldiği zaman, Hocayı ziyaret eden sanatkar dostlarındandır. Üstaddan feyz alan talebeleri arasında Süheyl Ünver, Fatma Rikkat Kunt, Muhsin Demironat, M. Emin Barın, Ali Alparslan, Topkapı Sarayı Müzesi müdür muavini Lutfi Bey, Ressam Şefik Bursalı, Feyzullah Dayıgil, Kerim Silivrili, oğulları Nebih, Sâmi ve Sâcit, yeğeni Mustafa Düzgünman, Mesud Kacaralp, M. Bekir Pekten, Numan Buharalı, Niyazi Sayın ve M. Uğur Derman Okyay'ın muhtelif dallarda yetiştirdiği sanatkârlar olarak anılırlar.
Üsküdar'da sırlandı!
Vefatıyla "gökkubbemiz"in ışıksız kaldığı Necmeddin Hoca'ya, Abdülbaki Gölpınarlı şöyle tarih düşmüştür:
'Muharremde kılıp şâh-ı şehinşâha fedâ cânın
Makâm-ı pâki oldu şüphesiz me'vâ-yı illiyyîn
Çıkıp bir nezr-i Mevlânâ dedim tarihini
Bakî, Semâ-yı hubb-ı Ehl-i beyte bir şems oldu Necmüddîn'
Aynı zamanda bir koleksiyoncu da olan Necmeddin Hoca, gençliğinden itibaren titizlikle topladığı hat koleksiyonunun, büyük bir kısmı 1961 yılında Topkapı Sarayı Müzesi'ne, kalan eserler de, vefatından sonra, Türk-İslam Eserleri Müzesi'ne ve Türk-Petrol Vakfına verilmiştir. Ayrıca özel koleksiyonlarda da çok sayıda eseri bulunan Hoca'nın, Güzel San'atlar Akademisi'nde de, kıt'a ve levha şeklinde, yüz kırk kadar yazısı vardır.