Onların Yanlışlarını Yapmamak Lazım

Abone Ol


İngiltere'nin, müttefikleriyle 100 yıl önce Ortadoğu'ya çöreklenmesi bir hesaba dayanıyordu. Yer altı kaynakları ve nakil hatlarıydı ulaşmak istedikleri. İstanbul ve Çanakkale boğazları da stratejik öneminden dolayı daima hedefte olmuştu. Güçlü bir Türkiye, bu hedefe ulaşmanın önündeki en büyük engellerin başında geliyordu. Zaten, 100 yıl önceki hesapları bozan da Kurtuluş Savaşı'nda bu milletin yazdığı destan değil miydi?

* * *

Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Numan Kurtulmuş, "Bütün bu başımıza gelenler izlediğimiz Suriye politikası yüzünden" açıklamasını yapınca, her kesimden farklı tepkiler geldi. Bazıları, faturanın Suriye politikasının mimarı sayılan bir dönemin önemli isimlerine kesileceği yorumunu yaptı, bazıları da Türkiye'nin Esad'ın zaferini kabul etmek zorunda kaldığını söyledi. Kurtulmuş'un bu sözlerinin gerçek açılımı şu bence: Türkiye, ABD'nin "Alfa" planına uyup askerini Suriye'deki savaşa sokmayınca "derin Amerika" Beta planını yürürlüğe koydu. NATO'nun ikinci büyük ordusu TSK'nın çökertilmesi bu planın en önemli unsuruydu. 1 Mart tezkeresinin faturasını, Süleymaniye'de Türk Özel Kuvvetleri birliğinin başına çuval geçirerek kesen ABD, Suriye PKK'sı ile omuz omuza savaşa girmeyi reddeden TSK içerisindeki uzantılarını 15 Temmuz'da harekete geçirdi. Türkiye, Suriye iç savaşının içinde farklı roller alarak ABD'nin biçtiği rolün bir bölümünü yerine getirdi. Beklentileri, umutları, hatta kendi stratejisi vardı Ankara'nın. ABD öyle vaadlerde bulunmuş, öyle sözler vermişti ki, doğal olarak Şam'da Emevi Camii'nde kısa sürede namaz kılmak mümkün olacaktı. ABD sözlerini tutmayınca şaştı önce hesaplar. Türkiye de, "Madem oyunun tamamını sen kuruyorsun, ben bu rolü oynamıyorum" noktasına getirince işi, bir yandan PKK ve IŞİD eylemleri başladı, öbür yandan TSK içerisindeki uyuyan "kanser" hücreleri uyandırıldı.

* * *

ABD'nin, BOP planını uygularken, Ortadoğu'nun iki güçlü liderini nasıl devirdiğini hatırlatalım ki, biz de aynı yanlış yollardar yürümeyelim... ABD Dışişleri Bakanı Condollezza Rice, 7 Ağustos 2003'te Washington Post'a yaptığı açıklamada Büyük Ortadoğu Projesi'nin Türkiye dahil 22 ülkenin sınırlarını değiştirmeyi hedeflediğini açıklamıştı. Hedef, enerji kaynakları ve nakil hatlarını tamamen kontrol altına almaktı.

Yıllarca İran'la savaşmış Saddam Hüseyin, güçlü ordusunu Kuveyt'e sokarak en büyük hatayı yapmış, ABD'nin kendisini yerle bir etmesi için gerekli fırsatı doğurmuştu. "Çöl Ayısı"nın komutanlığında gerçekleştirilen 1. Körfez Savaşı'yla hırpalanan Saddam'ın ordusu, 2003'te ABD işgali sırasında tek kurşun sıkmadı neredeyse. Meydanlarda bazen tabancayla ateş ederek, bazen Kur'an-ı Kerim sallayarak halkına ne kadar büyük lider olduğunu gösteren Saddam Hüseyin, bir çukurda saklanırken yakalandı. Irak halkının bir bölümü, Saddam Hüseyin'in neredeyse ölümsüz olduğuna inanıyor, o varken kendilerini güvende hissediyordu. Saddam Hüseyin, tüm gücünü Irak halkının belli bir bölümüne dayandırırken, Şiiler, Kürtler, Araplar, Türkmenler arasındaki "ortaklaşma" da hızla azalıyordu.

ABD, Saddam'ın güçlü ordusunu, Kesnizani tarikatının ihanetiyle çökertti ve Bağdat'a neredeyse halay çekerek girdi, Irak'ı teslim aldı.

Sonuç: Bugün özerk Kürdistan'da yaşayan Kürtler dışında ne Sünniler mutlu, ne Şiiler. Ne Araplar kendisini güvende hissediyor, ne de Türkmenler...

* * *

Libya'da da benzer bir durum yaşandı. Devlet yönetimini aşiretler üzerine kuran Muammer Kaddafi, ABD'nin ezeli hedefiydi. Ülkedeki ağır silahları belli aşiretlere bölüştürmüş olan Kaddafi, Libya'da iç karışıklıklar başladığında halkının tamamına değil, birkaç aşirete güveniyordu. O güven de boş çıktı ve Kaddafi de, tıpkı Saddam Hüseyin gibi "utanç verici" bir ölümle noktaladı saltanatını...

Saddam Hüseyin'den o dönemde nefretle söz edenler bile bugün eski günleri özlüyor. Kaddafi'nin diktatörlüğünü anlata anlata bitiremeyenler, bugün 3 parçalı Libya'da kendilerine yer bulamadığı için Avrupa'ya geçmenin yollarını arıyor. Tamamı, eski Libya'yı mumla arıyor adeta.

Ortadoğu'daki devlet sistemi, güçlü liderlerle yönetilebiliyor ancak. Çünkü demokrasi pratikleri hiç olmadı. Biz ise, göreceli de olsa demokrasinin nimetlerini tanıyor, biliyoruz. Gerçek demokrasi yaşandığında güçlü bir ülke olacağımızı da... İşte o yüzden, ne devlet gücünü toplumun belli bir kesiminin üzerine bina etme hatasına düşelim, ne de toplumu tespih gibi tek imameye bağlama yanlışına...

Türkiye'nin geleceği "başında kim olursa olsun, bu millet teslim olmaz" fikrini tüm dünyaya kabul ettirmekten geçiyor. Bunun için de başında kim olursa olsun, ülkeye ve devlete sahip çıkmamız şart. Devlet başta olmazsa, kuzgun leşte olur çünkü...