Bayburtlu Zihni’den Hicrânî’ye, İrşadî’den Celalî’ye kadar birçok Bayburtlu âşığı araştırdım, öğrendim ama içlerinde Celalî’ye içten bağlılığım oldu. Çileli hayatını ve şiirlerini okurken çoğu zaman duygulandım, gözlerim nemlendi. Hele bir şiiri var ki, beni empatinin kollarına alır sarar sarmalar. Umutlarımın, hayallerimin her hüsranla bitmesinin ardından, Celali’nin o şiirinin son mısraını söylerim: “ Besbelli Mormoç’un sakasıyım ben…” Bu şiiri ve hikâyesini yazımın sonunda bulacaksınız.
Sizi anılarımın Bayburt’unda biraz gezdireyim:
Bir Mühendisin o zaman ilçe olan Bayburt’a yolu düşer. Cumhuriyet Meydanında otobüsten iner. Karşılaştığı seyyar satıcıya:
“Kardeş” der. “Burada döneri meşhur bir lokanta varmış yerini biliyor musun?” Seyyar satıcı, Çoruh nehrinin karşısındaki lokantayı gösterir.
Aradan iki yıl geçmiş, Bayburt vilayet olmuştur. Aynı mühendisin yolu yine Bayburt’a düşmüştür. Lokantaya gitmek ister. Aynı seyyar satıcıyı görünce, emin olmak için sorar. Seyyar satıcı şöyle bir düşünür. Sonra omuz silker:
“Yavu ni bülüm, gosgoca vilayet, ara ki bul.”
Bayburtlu yanındakilerle birlikte kahvehaneye gider. Garsona seslenir, arkadaşlarını göstererek onlara birer çay vermesini söyler sonra ekler:
“Bana da sor bir bakıyım ben ne içeceğim?”
Orhan Şaik Gökyay’ın “Bayburt Türküsü”nü hatırlıyorum. Sılâ diyerek gittiğini ama kendini gurbete düşmüş gördüğünü anlatıyor ve diyordu ki:
“Sılâm bana ses vermiyor küs müdür?
Dağdan dağa bir perişan ses midir?
Türkü müdür, ağıt mıdır, yas mıdır?
Son deminde biter buldum Bayburt’u”
Bayburt’a yaklaşırken, bir cılız dere, yolun sağında solunda kıvrıla kıvrıla akıyor ve giderek büyüyordu. Bu dere Çoruh oldu. Birkaç saat sonra, Bayburt’un ortasında, Çoruh Nehri’nin kenarında bir çay bahçesinde süzgeç görmemiş çayı yudumlarken, Rahmetli Mehmet Zeki Akdağ’la Çoruh şiirlerini hatırlamaya çalışmıştık. Önümden akan suların uzaklardaki durumunu, Ömer Bedrettin’in dizelerinde görür gibi oluyorum:
“Her zaman kaybolur Çoruh uçurumlarda,
Kızıl bir damla güneş suyuna damlamadan,
Sular bütün kan rengi akarken her pınarda,
Dağların boğuştuğu bu kayalık diyarda,
Çoruh uyur suyuna bir ışık damlamadan.
........”
Bayburt’un yetiştirdiği sanatçılardan manevi ağabeyim rahmetli Fırat Kızıltuğ’un sevdiğim şiirlerinden birisi, Bayburt atlası olan “Bayburt Şikesteleri”dir. Ama “Çoruh Nenni Söyle” şiiri da rahat anlatımlı, akıcı, duygu yüklü ve bilgi küpüdür:
“ .... Zihni’yle okudum yazdım, / Celâli bağında gezdim, / Hicranî kadehi sözdüm; / Çağla Çoruh nenni söyle.
Kızıltuğ, su akar bitmez, / Çoruh’a ovalar yetmez, / Koca nehir yerde yatmaz; Çağla Çoruh nenni söyle.”
Yazımın başında söz ettiğim Mormoç’un sakası, nedir? Anlatayım:
Bayburt’lu Celâlî, ailesinin geçimini sağlamak için ne iş bulsa çalışmaktaymış. Bir gün iş bulmak ümidiyle Mormoç Ovasına gitmiş. Çayırların biçilme zamanıymış. Cebre köyünden Hamit Ağa, Celâlî’ye su çekip ırgatlara dağıtmak görevini vermiş. Celâlî künze ile getirdiği suyu sürekli olarak çalışanlara dağıtıyormuş. Bu durumunu gören Kitre köyü ileri gelenlerinden İbrahim Efendi, Hamit Ağa’ya çıkışmış. “Celâli Baba’ya su mu taşıtıyorsun?” demiş. Bunun üzerine Celâli elinde künze ve maşraba olduğu halde şu kıtaları söylemiş:
“Aşkın dükkanında hayyat elinde,
Şemseli kaputun yakasıyım ben.
Hublar yığnağında dilber belinde,
Bir altın kemerin tokasıyım ben.
Beyler için Horasan’da halıyım,
Gürcistan alıyım, Kişmir şalıyım,
Dağıstan’da anka, tüccar malıyım,
Lâmekan şehrinin çuhasıyım ben.
Bizi otağına okudu pirler,
Muhabbet elinden dem çeker erler,
Celâlî sakisin kadeh ver derler;