Mahzunî Şerif
Mahzunî Şerif, 1956 yılında Mersin Astsubay Hazırlama Okulunu girdi. Önceleri askerliği seviyordu. Ancak daha sonra askerlik mesleği ile yıldızı barışmadı. Okulu terk etti. Ailesinin büyükleri "Bunu yaşlı başlı bir kızla evlendirirsek evine bağlanır evinin sorumluluğunu taşır" düşüncesiyle akrabalarından Emine'yle evlendirdiler. İmam nikâhlı evlilikten Züleyha adında bir kızı oldu. Ancak bu evliliği yürümedi.
Mahzunî Şerif İkinci evliliğini İtalyan asıllı genç bir kız olan Suna hanımla yaptı. Bu evlilikten Emrah, Ferhat ve Şirin adlarında üç çocuğu olmuştu.
Mahzunî Şerif'in Suna hanımla evliliği bozuldu. Son evliliğini 1971 yılında aslen Elbistanlı olan Fatma Hanımla yaptı. Mahzunî Şerif âşıklığın gül dikenli yollarında hiç bir zaman çizgisini değiştirmeden ilerliyordu. Ankara'da oturuyordu. Bilgisi, görgüsü, çevresi her geçen gün artıyordu. İlk gazeteci dostu Fikret Otyam olmuştu. O Fikret Otyam ki, yıllar sonra şunları yazacaktı:
"Merhaba diyorum Berçenekli Mahzunî'ye. Ben, onu ilk tanıdığım 1960 yılından bu yana adım adım gözledim. Çünkü Mahzuni Şerif "oğulluğum" olmuştu. Nasıl, neden izlemeyim?
O'nun duygulu sesinin, ustaların ustası tezene vuruşunun on binlerce sevdalısından biri olmuştum o günden bu yana... Hicivlerini deyişlerini varsın başkaları değerlendirsin. O'nu tanıdığım, aynı çağda yaşadığım için kendimi mutlu hissediyorum... Çünkü bir Pir Sultan, bir Karacaoğlan, bir Nesimi bir Kaygusuz Abdal, bir Ruhsati ve daha benzer nicelerini deyişlerinden tanımıştım..."
Mahzunî Şerif'in eşi Fatma Hanım, kendisi ile yapılan bir söyleşide:
"Mahzuni ile evliliğimizden Derya, Ali, Şeyda ve Yetiş adlı dört çocuğumuz oldu. Gel gör ki çok çektik. Evlendikten 6 ay sonra onu tutukladılar. Derya'nın doğduğu gün tahliye oldu. Çocuk 27 günlük iken yeniden tutukladılar." demişti.
Mahzunî Şerif şiirleriyle mevcut düzeni eleştirdiği için çoğu kaz yargılanmıştı. Özellikle 1980 öncesi şiirlerinde toplumcu yönünü ağır basıyordu.
Mevla gül diyerek iki göz vermiş
Bilmem ağlasam mı ağlamasam mı ?
Dura dura bir sel oldum erenler
Bilmem çağlasam mı çağlamasam mı ?
Milletin sırtından doyan doyana
Bunu gören yürek nasıl dayana
Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana
Bilmem söylesem mi söylemesem mi ?
Mahzuni Şerifim dindir acını
Bazı acılardan al ilacını
Pir Sultanlar gibi dar ağacını
Bilmem boylasam mı boylamasam mı ?
17 Mayıs 2002 Cuma günü, ajanslar Almanya'nın Köln kentinin Porz ilçesinden acı bir haber geçtiler. Dört gün yoğun bakımda yaşama mücadelesi veren halk ozanı Mahzunî Şerif Hakk'a yürümüştü.
Naaşı Ankara'ya, oradan da vasiyeti üzerine Hacıbektaş'a getirildi. Geride 400'e yakın plak, 50'den fazla kaset ve 9 adet yayınlanmış kitap bırakan koca ozanı binlerce kişi uğurluyordu. 18 Mayıs 2002 Cumartesi günü. Dudaklarda ortak bir türkü vardı. O söylerdi bizler dinlerdik. Bu kez dostlar söylüyor, o dinliyordu:
"İşte gidiyorum çeşm-i siyahım
Önümüze dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da
Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Dost beni bıraktı ah ile zarda
Ötmek istiyorum viran bağlarda
Ayağıma cennet kiralansa da
Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni bıraktın elin diline
Güldün Mahzuni'nin berbat haline
Mervanın elinde parelense de..."