İnsanın Eğreti Duruşu

Abone Ol

“Körleştiğimizi düşünmüyorum; hepimiz zaten körüz,” diyor José Saramago. Ve Körlük’ü yazma nedenini şöyle açıklıyor: “Amacım yaşamı hor görürken, mantığımızı ne kadar sakat kullandığımızı, insan onurunun her gün dünyamızdaki güç sahiplerinin hakaretine uğradığını, evrensel yalanın çoğul hakikatlerin yerini aldığını ve insanın benzerine duyduğu saygıyı yitirerek kendisine saygı duymayı bıraktığını hatırlatmaktı.”

Bu cümleler, Körlük’ün neden yalnızca bir salgın romanı olarak okunamayacağını da açık eder. Çünkü romandaki asıl salgın, insanların gözlerini kaybetmesi değildir; ahlaki pusulalarını, sınır duygularını ve kendilerine dair inandıkları hikâyeleri yitirmeleridir.

Körlükte olan biteni yalnızca “toplumsal çöküş” başlığı altında okumak mümkündür. Salgın çıkar, düzen dağılır, kurumlar çöker. Bu okuma bütünüyle yanlış değildir; ama tek başına yeterli de değildir. Çünkü böyle okunduğunda okur hızla rahatlar, kendini temize çıkarır. Oysa Saramago’nun rahatsız edici gücü tam da burada ortaya çıkar: Okura güvenli bir mesafe tanımaz. Bir toplumu uzaktan izletmez; tek tek insanlara bakmaya zorlar. Ve her bakışın içinden aynı cümle sızar: “Ben olsam böyle yapmazdım.” Bu cümle, romanın asıl yanılsamasıdır.

Çünkü Körlük şunu ima eder: İnsanlar kötü oldukları için değil, kendilerini hiç sınamak zorunda kalmadıkları için iyi olduklarını sanırlar. Ahlak çoğu zaman karakter meselesi değil; tanıkların, kuralların ve sonuçların varlığıyla ayakta duran bir düzenlemedir. O düzen askıya alındığında, “ben” dediğimiz şey hızla yer değiştirebilir.

Roman boyunca kimse bir anda canavara dönüşmez. Kimse şeytani planlar kurmaz. Olan biten daha yalındır: Açlık vardır, korku vardır, cezasızlık vardır — yani kimsenin gördüğü, tanıklık ettiği, hesap sorduğu bir alan kalmamıştır. İnsan, bu üçlü karşısında kendine anlattığı hikâyeyi terk eder. Saramago’nun sertliği de buradadır; kötülüğü dramatize etmez, sıradanlaştırır. Çünkü dramatize edilen kötülükle aramıza mesafe koyabiliriz; sıradan olanla koyamayız. Okur tam da bu yüzden huzursuz olur. Çünkü bu kötülük bize yabancı değildir.

Bu noktada roman, bireye şu soruyu bırakır:
İyi biri miyim, yoksa iyi koşulların ürünü müyüm?

Bu soru kolayca geçiştirilemez. Çünkü cevabı topluma, devlete ya da sisteme devredilemez. Körlük’te sistem çöker ama insan kalır. Geriye kalan, kişinin kendi iç düzenidir. Ve o düzen, sandığımız kadar sağlam değildir.

Bireyin kendine dair anlattığı bu hikâyeler çoğaldığında, ortaya “toplum” dediğimiz şey çıkar. Herkes iyi niyetlidir, herkes duyarlıdır, herkes merhametlidir; ama aynı anda herkes birbirinin alanına hoyratça girer. Kimse kimsenin zamanını sormaz, sınırını gözetmez, yükünü hafifletmez. Nezaket çoğu zaman bir dil meselesine indirgenir; davranış ise başıboş kalır. Körlük, tam da bu noktada toplumu bir araya gelmiş “iyi insanlar” topluluğu olarak değil, kendini yeterince sorgulamayan bireylerin yan yana düşmüş hâli olarak gösterir. Denetim kalktığında, roller silindiğinde, görünürlük ortadan çekildiğinde geriye kalan şey ortak değerler değil; ortak zaaflardır. Toplumsal çürüme, istisnai kötülüklerin değil, sıradan körlüklerin sonucudur.

Romanın en sarsıcı yanlarından biri de utancın kayboluşudur. Tanık kalmadığında, bakışlar yok olduğunda “ayıp” da anlamını yitirir. İnsan, başkalarının gözünde değilse, kendisinin gözünde ne kadar insandır? Körlük bu soruyu ne bağırır ne de fısıldar; olduğu gibi bırakır.

Bu yüzden Körlük okuru ahlaki bir sonuca çağırmaz. Bir reçete sunmaz. “Şöyle yapmalıydık” demez. Onun yerine çok daha ağır bir yük bırakır: Kendini tanıma sorumluluğu.

Saramago’nun edebiyatındaki temel mesele tam da budur. O, insanı yüceltmez; idealleştirmez. Körlük’te körlük bir ceza değil, bir ifşadır. İnsan, gördüğünü sandığı şeyleri kaybettiğinde değil; kendine dair inandığı hikâyeleri sorgulamadığında körleşir.

Ve belki de romanın en rahatsız edici tarafı budur: Kitabı bitirdiğimizde başkalarını yargılamak isteriz ama metin buna izin vermez. Her eleştiri dönüp dolaşıp okurun kapısına dayanır. Çünkü Körlük şunu söyler: İnsan, en çok kendisi hakkında yanılır.
Ve bu yanılsama, gözler açıkken de sürer.