İğne Ve Çuvaldız

Abone Ol


Önce basını ele alalım ve eski deyimle manzara-i umumîsine, yani genel görünümüne bir bakalım. Bakmakla kalmayıp iğneyi kendimize batıralım. Meslektaşlar kusuruma bakmasınlar.

Gözümüze ilk çarpan kirli çamaşırlar, tencere dibin kara, seninki benimkinden kara söyleşisidir.

Üç kağıtçı, papyonlu eşkiya, hırsız ünvanları, ülkenin dördüncü gücünün, potansiyel bakımdan dörtte üçüne sahip olanlar tarafından birbirlerine çiçek sunarcasına sunulmakta.

Medya patronları arasında hortum savları ile tutuklu olanlar var.

Bu manzara-i umumî'nin boyutlarından biri. Değişik bir açıdan bakıyoruz.

Türkiye Gazeteciler Sendikası, bir tabelâ örgütü haline getirilmiş. Meslektaşlarımız patronları istedi diye, tıpış tıpış gidip sendikalarından istifa ettiler. Bugün işsiz gazetecilerin sayısı binleri geçmiş olsa gerek.

Gazete, radyo, televizyon için kâğıt, mürekkep, makine, alet, edevat gereklidir. Bunlara yatırım yapılır.  Ama içeriğini var edecek olan insana yatırım gerekmez. Kadın teninin türlü şekillerini gösteren fotoğraflarla silikon uygarlığının erdemlerini yansıtmakla, ülkemizin kültür ve san'atına katkı yapmak, halk eğitimine hizmette bulunmak, yarınımızın güvencesi gençlerimizin ufkunu açmak, önlerini aydınlatmak mümkündür ki, bu da cansiperâne ve büyük özverilerle yapılmaktadır.

Fikir mi dediniz. Bazı fikirleri siz rahatsız edersiniz, bazı fikirler de sizi rahatsız eder. Rahatsızlığın gereği yoktur. Hem fikirler elektrik akımları gibi bir birlerini tutuştururlar. Yangın yerine dönmüş memlekete körükle gitmek olmaz. Bu işin şakası.

Şimdi manzaraya bir başka yönden bakalım.

Haber arayıp bulmaları gereken gazetelerin, kanalların kendileri haber olmuş. Oysa gazetenin temeli haberciliktir. Gazetenin satacağı mal haberdir.

Otuz-kırk yıl önce, gazetelerin toplam trajı üç milyona ulaşıyordu. Ülkenin nüfusu üç katına çıktı. Okuryazar oranı yüzde ellilerden yüzde doksanları aştı. Bugün de gazetelerin toplam tirajları üç milyon civanında.  Yıllardan beri gazetelerimiz niçin satmıyor diye sorup duruyoruz ve bir ara çıkar yolu tencere tava dağıtmakta bulduk.

Bir başka gerçek: İşsiz gazetecinin çoğunluğu, mesleğin can damarı olan muhabirlerdir. Haberin kokusunu alan, peşine düşen, usanmadan onu izleyen, özene bezene yazan, okurlarına zevkle okutan usta muhabirler.

Gözümüzü televizyona kaydırıyoruz. İpe sapa gelmez sorular, sözü ağza tıkamalar, bir sorunun yanıtını almadan diğerini sormalar, akıl almaz Türkçe, bilgi, kültür, mantık hataları.

Bir başka gerçeği dile getirmek bana üzüntü veriyor. Dünkü muhabirler, eğitimlerini şimdikiler gibi "İletişim Fakülteleri"nde yapmamışlardı. Ama onlar bu işi seviyorlardı. Bu mesleğe gönül vermişlerdi. Kolay değildir iyi haber yakalamak. Çaba göstermek, usanmadan hedefe varmak gerekir. Genç habercilerimiz böyle sıkıntılar içine giremiyorlar. İşin kolayına kaçıyorlar. Bülten, basın toplantısı, demeç haberciliği...

Kasap et, manav sebze satarak mesleğini sürdürür. Gazeteler haberle gazete olurlar. Gazetelerimizi dolduran yazıların çoğunluğu haber olmadan uzak, uyduruk, asparagas yazılar, resimlerdir.

Bir başka çılgınlık: Hatalarla dolu, giderek bozulan Türkçe. bunun dışında, yabancı sözcük kullanmada olağan üstü çaba, diller çorbası, milletin kalbine saplanan bir hançer gibi sunuluyor. Sanki " Dilin milli ve zengin olması milli duyguların gelişmesinde başlıca etkendir. Türk dili dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil bilinçle işlensin. Ülkesini,yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk Milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır. Türk dili Türk milletinin kalbidir. " diyen Atatürk değil.

Yazılı ve görüntülü basında bir deyim yerleşti: "Haber yapmak"

Haber yapılır mı? Yapılır. Düzmece olarak, asparagas olarak yapılır.

Gerçek haber yapılmaz. İzlenir, görülür, tespit edilir, yazılır, yazıldıktan sonra da takip edilir.