İbrahim Aslanoğlu’na borçluyum

İbrahim Aslanoğlu, hocam benim. Yönlendirenim, özendiğim hem kişiliğini hem yolunu örnek aldığım büyüğüm.

Abone Ol

Bütün ülkeye ama ilk sırada Sivas halk edebiyatına, folkloruna maddi, manevi bütün varlığıyla ömrünü vermiş hocaların hocası. Sivas’ta geçtiğimiz yıllarda onun için sempozyumun yapılmıştı. Büyük bir vefa örneği, umarım adı okullara, sokaklara, kütüphanelere verilir.

Bilinenlerin tekrarı olacağından korkuyorum: İbrahim Aslanoğlu 1920 yılında Tokat’ta doğdu. Osman Efendi ile Emine Hanım’ın oğluydu. İlk ve orta öğrenimini Tokat’ta yaptı. Ortaokul öğrencisiyken şiirler yazmaya başladı. Öğrencilik yıllarında şiirleri, yazıları gazete ve dergilerde yayınlanıyordu. 1944 yılında Sivas Öğretmen Okulu’nu bitirdi. Askerlik sonrası Divriği'de öğretmenlik görevine başladı. Burada geçen on altı yıl süresinde, halk edebiyatı ve halk bilimi alanlarında kozasını içten içe ördü. Olanakları ölçüsünde köy köy gezdi. Cönkler topladı, araştırdı, soruşturdu, okudu, okudu. Halk edebiyatı ve folklor alanında kumbarasına ilk bilgileri, tespitleri burada atmaya başladı. Eflatun Cem Güney’in “Âşıklık yolu gül dikenli yoldur, ondurmaz insanı ama, gönül coşkusu içinde yaşatır bir zaman” dediği gibi, halk biliminin gül dikenli yollarını gönül coşkusu içinde Divriği’de yürümeye başladı.

İbrahim Aslanoğlu, sürekli yeni bilgiler arayışı içindeydi. Örneğin 19. Yüzyılda Deli Derviş olarak tanınan Âşık Feryadî’nin izini Divriği’nin Ganut köyünde sürmeye başlamıştı. Zara’nın Zoğallı köyünde 86 yaşındaki Ahmet Dede’nin çocukluk anılarını dinlerken Feryadî’ye rastladı. Feryadî’nin bir kızgınlıkla sazının perdelerini kırdığını ve perdesiz saz çaldığını öğrendi. Sonra Deli Derviş Feryadî’nin mezarını Kangal’ın eski adıyla Mamaş yeni adıyla Soğukpınar köyünde bulmuştu. Öğrendiklerinden sonra şöyle yazmıştı: “Ona Deli Derviş diyenler yanılıyorlar, O deli değil, Dolu Derviş’ti.”

İbrahim Aslanoğlu 1963 yılında Sivas il merkezine atanmıştı Burada birikimlerini geniş kesimlere ulaştırma imkânı buldu. Bildiğiniz gibi Türkiye’de ilk Âşıklar Bayramı, Ahmet Kutsi Tecer’in öncülüğü ve Muzaffer Sarısözen’in katkılarıyla 1931 yılında Sivas’ta düzenlenmişti. Âşık Veysel, Talibî Coşkun, Âşık Süleyman, Sanatî, Suzanî, İcazet gibi birçok âşığımızı Halk Edebiyatımıza kazandıran bu bayram, bir kültür kıvılcımıydı. Otuz üç yıl sonra, 30 Ekim 1964 tarihinde Ahmet Kutsi Tecer’in işlevini üstlenmek İbrahim Aslanoğlu’na nasip olmuştu. Bu bayram da halk edebiyatımıza yeni isimler kazandırdı. Türkiye’de “Âşıklar Bayramı” düzenleyecek kurum ve kuruluşlara örnek oldu. Bu tarihten sonra birçok ilde “Âşıklar Bayramı” yapılmaya başlanmıştı.

Orhan Şaik Gökyay elbette vatan şairidir. Araştırmacıdır, yazardır. Ama en önemli yanı “Destursuz bağa girenlerin” kulağından çekmesi, aldırmayanlara da şamarı patlatmasıyla ünlüdür. İbrahim Aslanoğlu’nun da benzer yanı vardır. Onun için “destursuz bağa girenlere şamar atmak” fiilini yakıştırmayım ama onun pek çok ezber bozduğunu söyleyebilirim.

Yıllardan beri biline gelen bilgilerin ve varsayımların yanlışlığını ortaya çıkarmıştır. Bazı bilgilere farklı bakış açıları getirmiştir. İbrahim Aslanoğlu bunları rüyasında görerek yapmamıştır. Erinmemiş kütüphane kütüphane dolaşmış, arşivlere girmiş, köy dememiş, mezra dememiş, bir vakfiyenin, bir mezar taşının bile arkasına düşmüş daha sonra yorumunu yapmıştır.

Ben Pir Sultan’la ilgili, Şah Hatayî ile ilgili, Kul Himmet ile ilgili, Teslim Abdal ile il-gili daha birçok halk şairimizle ilgili ezberlerimi İbrahim Aslanoğlu’nun çalışmaları sayesinde bozdum.

Pir Sultan denizine akan Pir Sultan Abdallar adlı nehirleri biliyorsam, Kul Himmet’i Kul Himmet Üstadım’dan ayırıyorsam, Şah İsmail Hatayi’yi Derviş Hatayi’den, Kul Hatayi’den, Pir Hatayî’dan, Sultan Hatayî’den ayırı tutabiliyorsam, Şarkışlalı Veli’yi, Divriği’li Er Mustafa’yı diğerlerinden ayırabiliyorsam, bunu İbrahim Aslanoğlu hocama borçluyum.