Hepimiz yaşamın çıkmaz sokaklarından hızla, sürüklenerek geçip gidiyoruz. Ve hiçbir yere yetişemiyor, hiçbir işi zamanında tamamlayamıyoruz. Altmışlı yetmişli yıllarda doğanlar sanırım bu durumu daha iyi görüyor ve anlıyor.
Arabalar çoğaldı. Evlerde robot süpürgeler çalışıyor. Bilgisayarlar ceplerimize girdi. Tam otomatik çamaşır ve bulaşık makineleri var evlerde. Bütün bu olanaklara rağmen insanlar koşturmak zorunda kalıyor işleri yetiştirebilmek için.
Sanki günler kısaldı. Sanki günler yirmi dört saat değil artık. Bir yanılsamanın içinde anlamaya çalışıyoruz hızlanan akışı. Acaba zaman mı hızlandı, günler mi kısaldı, bizler mi yavaşladık?
15 Ocak doğum günümdü. Sanırım yaşımız ilerledikçe ya da her yeni yaşımızın başlangıcında muhasebe yapmaya başlıyor insan. Koşuşturmalar, hayat mücadelesi, dertler ve sıkıntılar arasında fark etmiyoruz harcadığımız zamanı. Masalların başlangıcında söylenen bir varmış bir yokmuş sözüne doğru yaklaşıyoruz an be an.
Bir ırmağın yolculuğu gibi yaşamımız. Oyuyoruz durmadan yatağımızı. Yaşamın taşı toprağı, kumu çakılı karışıyor içimize. Geçtiğimiz her noktadan bir şeyler ekleniyor bütünlüğümüze. Her ırmak geçmişini içinde taşıyor. İçimize kattıklarımız yolumuzun, akışımızın bir yerinde ayrılabiliyor bizden. Bir ırmak kuru bir dalı nasıl fırlatırsa kenara bizler de birilerini, bir şeyleri bırakabiliyoruz; vazgeçebiliyoruz onlardan. Bazen büyümek böyle oluyor.
Bizleri aşağı çeken ağırlıklarımızdan kurtulunca, arınınca, sadeleşince biz olmaya başlıyoruz.
Dertsiz tasasız tereyağından kıl çeker gibi akıp gitmiyor hiçbir ırmak. Kimi yerde kendini kayalara çarpa çarpa akıyor. Derin uçurumlara düşüyor. Karanlık da oluyor yolunun üzerinde, geniş aydınlık ovalarda. Düğün alayları, cenazeler, bağ bozumları, mutluluk, acı, özlem karışıyor akışımıza.
Hepimiz büyük ve sonsuz bir ummana doğru akıyoruz. Sona yaklaştıkça hızımız azalıyor. Yavaşlıyoruz. İçimizde taşıdıklarımızı bırakıyoruz geçtiğimiz yerlere. Ya da onlar kopuyorlar bizlerden. Usulca karışıyoruz sonsuzluğun içine. Kilometrelerce öteden gelen ırmağın akışı sonsuzluğun kıyısında sonlanıyor. Yıllar süren yolculuğumuz da bir sonsuzluğa karışacak ve o sonsuzlukta kaybolacağız.
Tıpkı bizden önce gidenler gibi.
Galiba yavaşladığımız, dinginleştiğimiz yerde özlem ve anlam beraber çoğalıyor. Daha çok düşünüyoruz geçtiğimiz yerleri. Oysa bu noktaya gelmeden önce anlamaktan yorulmuştuk. Yolculuğumuz ya da akışımız sırasında yaşadığımız ayrılıkların özlemi sonsuzluğun kenarında oluşan deltayı kaplıyor sessizce.
Dönüp baktığımızda hepimiz o noktada belki de özleme dönüşeceğiz. Akmaktan vazgeçen bir ırmak gibi sessizce yayılacağız ömrümüzün kenarına.
Hepimiz akıp gidiyoruz sonsuzluğa doğru. Kendi masalımızı yaratıp; o masaldaki rolümüzü oynayıp geçip gidiyoruz. Her öykü, her masal aynı yere doğru akıyor.
Neden yetişemiyoruz bir pencereden diğerine geçen güneşin hızına? Neden elimizi uzattığımız ne varsa bizden uzaklaşıyormuş gibi geliyor? Her yeni yıl biraz daha mı erken geliyor? Azaldı mı yağmurumuz? Neden az yağıyor kar?
Sessiz bir yer bulsak; günler uzun olsa orada. Otursak bir ağacın altına derin derin nefes alsak. Gözlerimiz kapalıyken yavaşça dokunsa rüzgar yüzümüze. Konuşmasak. Sussak. Sadece nefes alsak uzun uzun.
Özlediğimiz kim varsa bilse onu özlediğimizi. Özlediğimiz canlı, cansız, insan, hayvan ne varsa bilse özlediğimizi.