Hatırlamanın Hüznü

Bir insan öldükten sonra, onunla yaşadığımız hayat bizde nasıl kalır? Ya da, ölümden sonra zihnimizde ne ağırlaşır, ne sessizce büyür? Bu sorulara hangi dilde yanıt verirsek verelim, ölüm karşısında herkes biraz aynı yere düşüyor. Yasın dili evrensel; aksanı yok.

Abone Ol

Georgi Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm’ü buradan vuruyor bizi: coğrafyayı, dili, kültürü bir kenara itip “insan olma hâli”mize dokunuyor. Aynı acıyı farklı dillerde anlatıyoruz, aynı acıya farklı dillerde susuyoruz.

“Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe.” Böyle başlıyor kitap. Okumaya başladığınızda bir ölüm hikâyesi okuyacağınızı sanıyorsunuz. Aslında okuduğunuz sadece bir ölüm hikâyesi değil bir yaşam ve bunun da ötesinde sona eren bir hayata duyulan hüznün hikâyesi.

Gospodinov “Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe” cümlesiyle, ölümün bir son değil bir dönüşüm olduğunu, hayatın ilahi bahçıvanın elinde solumaya devam ettiğini söylüyor sanki. Babası, sevdiği, kendi elleriyle yeşerttiği bahçenin bir parçasıdır artık.

Kitap bir babanın ölümünü anlatıyor evet ancak bu ölüm, dramatik bir doruk noktası gibi değil, metnin içinden ağır ağır geçen bir sızı gibi ilerliyor. Gospodinov, bir yandan bu sızıya metnin içinde yol verirken, bir yandan da “hatırlamanın” kendisini yazmış. Sızı derinleştiğinde komik hikâyelere başvurur; bunlara “acil durum hikâyeleri” der. Bahçıvanın geçmişte anlattığı ya da bizzat yaşadığı bu hikâyeleri, bir yara bandı gibi kullanır.

Hikâyelerle bahçıvanın mizacını, nüktedan bir hikâye anlatıcısı olduğunu anlar, en çok da bu hikâyeler aracılığıyla babayı daha yakından tanırız. Belki de acısını ve kederini aktarırken, tamamen kendisi için, kendi yüreğini hafifletmek için böyle yapar. Belki de Gospodinov, okuru kendi acısına maruz bırakmamak için, bu hikâyelerle duygusuna zarif bir geri çekiliş yaptırıyordur. Bir yandan da “hayat böyle işte” demek ister gibidir; bir anda ağlatır, bir anda güldürür. Bizi derin bir hüznün içine çekerken, aynı zamanda yaşamın kırılgan güzelliğini de görünür kılar.

Bir söyleşide Gospodinov, “romanlarımda şiir kaçakçılığı yapıyorum” diyor. Bahçıvan ve Ölüm, bir anı-roman gibi okunabilir ama şiirin süzgecinden geçmiştir, kitap boyu pek çok cümle içinize işler. Her cümlenin tek başına ayakta durması, gereksiz hiçbir fazlalık taşımaması, duygunun okura usulca akması şiirsel değil de nedir?

Bu şiirsel tutumu metnin yapısında sürekli hissedersiniz. Kitap kronolojik değildir. Parçalıdır, kısa sahneler, düşünceler, sessiz boşluklar yan yana durur. Aynı anıya farklı yerlerden dönülür. Bazı sahneler yarım bırakılır. Hafıza düzgün çalışan bir arşiv değildir. Yas, bir hikâye gibi ilerlemez. İlerler sanırız ama geri döneriz. Hatırlama düz bir yol gibi değil, bir bahçe gibidir; dönüp duran bir zaman hâlidir. Aslında yas da bir sevgi dilidir, onu ne kadar çok sevdiğimizi en iyi orada anlarız.
Okur, babayı olduğu gibi değil, anlatıcının zihninde nasıl kaldıysa öyle görür. Bu da metni bir biyografi olmaktan çıkarır; onu bir hafıza günlüğüne dönüştürür. Bahçıvan ölür. Geride kalansa hafızanın yoğunlaştığı bir eşikte kalır. Ölümle birlikte hayatın daha önce sıradan olarak bilinen katmanları görünür hâle gelir. Fark etmeden koyu renk bir kalemle her bir katmanın altını çizmeye başlarsınız. Baba hayattayken sıradan olan ne varsa ölümden sonra ağırlaşır, anlamı değişir.
Gospodinov: “Bizi çocuk olarak hatırlayan son kişi de gittiğinde hâlâ var olduğumuz söylenebilir mi? Onlar gittiğinde bizim çocuk parçamız da gitmiyor mu biraz” diyor.

Kaybedilen yalnızca bir baba değil; onunla birlikte yaşanan bir zaman biçimidir. Aynı bahçe durur, aynı ev durur ama zaman artık başka türlü akar, artık başka bir hayat vardır.

Babasının en son, zorlanarak yediği katı şey bir dilim mandalinadır. Gospodinov “mandalinanın artık sadece mandalina olmadığını” söyler, çünkü o andan sonra mandalina bir meyve olmaktan çıkar, vedanın, kırılganlığın ve son kez paylaşılan bir ânın taşıyıcısına dönüşür. Anlam, kayıpla birlikte sessizce yer değiştirir.

“Şimdi her şeyin ötesinde kendimi bir de yuvasız kalmış hissediyorum,” der başka bir satırda. Bu duygu, yalnızca bir kaybın değil, hayattaki yerin de yerinden oynamasının ifadesidir.

Son zamanlarda okuduğum en güzel kitaptı Bahçıvan ve Ölüm. Adında ölüm sözcüğü geçse de ölümü açıklamıyor, teselli de sunmuyor. “Her şey geçer” de demiyor, her şey geçmez çünkü. Geriye kalan şey, hayatın geri kalanına yayılır, hatırlamanın biçimi olur. Ta ki o hayat da geçip gidene dek.

Kitap, yüksek bir duygu patlaması değil, uzun süren bir düşünce hâli bıraktı bende. Okuduktan sonra düşünmeye en çok da “zamanın yeniden hissedilme biçimi” üzerine düşünmeye devam ediyorsunuz. Geriye kalan şeyin; hatırlamanın yeni, çok daha derin bir şekli olduğunu anlıyorsunuz.