“Kocakarı takvimi” diyorlar. Yanlış adlandırma. Yüzlerce yıldan beri yaşana yaşana, denene denene, geleneklerimizde, göreneklerimizde yer etmiş, insanlarımıza rehber olmuş “halk takvimi” ya da eski takvim bunun adı. Meteorolojiden, tarıma, hayvancılıktan, göçmen kuşlara, çiçekten böceğe, hasılı hayatın maddi, manevi her yönünü ilgilendiren halk belleğinin almanağı, ajandası diyebiliriz.
Mesela 18 Nisan halk takvimine göre abrılın beşi, “camız kıran” olarak bilinirdi. Öyle soğuk olur ki, “kork abrılın beşinden, öküzü ayırır eşinden” sözü, folklor dağarcığımızda yer etti.
Bir başka önek “18 Mayıs”ı gösterebiliriz: Halk takviminde güllerin açma zamanını olarak kabül görmüş. Zamane gülleri her mevsimde açıyor olsa da, gül var, gülcük var. Güllerin gülde, gülün gönüllerde kök salanı var. Hani Orta Anadolu’da türkü olup, içinizi coşturanı, sevgili olup bahtınızı açanı var:
“Güllüm güle darılmış (Gülüm yar)
Gül dikene sarılmış (Gülüm yar)
Derelerin oylumu (Gülüm yar)
Eğri koydun boynumu (Gülüm yar)
Gine göresim geldi (Gülüm yar)
Güzel fidan boylumu (Gülüm yar)
Gülüm güle gidelim gülüm yar
Eğlen bile gidelim gülüm yar…”
CEMRELER
Halk takviminin bir başka evresi, “köz, kor, ateş” olan cemreler, sessiz sessiz havaya suya toprağa düştü. Anlatılara göre, Cemre gökte yaşayan yiğit bir delikanlıymış. Uzaktan gördüğü dünyaya karşı merak duymuş. Havaya düşmüş. Toprak ananın kızlarından birine âşık olmuş. Suya düşmüş, yıkanmış, temizlenmiş. Sonra, toprağa düşüp, sevgilisine kavuşmuş. ...”
NİSAN YAĞMURU
Doğum, çocukluk, gençlik, orta yaş ve ihtiyarlık sanki mevsimlerin sıralanışı gibi. Baharın, doğmak, umutlarla dolmak gibi bir özelliği var. En güzel resimlerin, en güzel şiirlerin, en güzel melodilerin bahardan ilham alması, ya da bahara armağan edilmesi doğal.
Eskiler nisan yağmuruna “ab-ı nisan” derlerdi. Söylentiye göre, nisanda istiridyeler sedefler, deniz dibinden su yüzüne çıkıp, yağmur tanelerini içine alır; inci, sedef yaparlarmış.
Ne güzel dilektir: “Dertleriniz kum tanesi gibi küçük, sevinçleriniz Nisan Yağmuru gibi bol olsun.”
Abdurrahim Karakoç ‘un dua şiirinin bir dörtlüğü şöyle:
“…Kumral saçlarında nisan yağmuru
Yazın ak yüzünden gölgenin moru
Ağzından en serin, hem de en duru
Kayalardan akan kaynaklar öpsün…”
Folklorumuzda “nisan yağmurları”ndan sıkça söz edilir. Denir ki: Nisan yağmuru zemzem suyu gibidir, uğurludur. Nisan yağmurunda ıslanmak insana sağlık verir.”
Şamani Türk kültürüne kökensel bağlılığını yüzyıllarca koruyabilmiş abdallar, nisan yağmurunu kutsal bilirler. Her yağdığında altında ıslanırlar.
BAHARI MÜJDELEYEN ÇİÇEKLER
Cemrelerden önce kimi yerlerde erken, kimi yerlerde geç bahara göz kırpan çiçekleri görürüz. Kardelenler, aşkın, dirilişin ilk ışığı, baharın ilk ulağıydı. İlk muştu, yüreklere ilk aşı, duygunun yamaçlarına vuran ilk çiseydi.
Karda açan ve sevgilisini bekleyen çiçeğe “kardelen”, yarı yolda bırakan çiçeğe “hercai” denilmiş. Toprağı örten karı delip geçecek kadar güçlü, görüntüsüne karşın, bir o kadar narindi kardelenler.
Türklerle kardelenler arasındaki benzerlik kurabilirsiniz. Demir dağı eritip ışığa, özgürlüğe, yeni bir güne merhaba diyenler Türklerdi. Karları, buzları eriterek, yeni bir güne merhaba diyen ilk çiçek kardelenler oldu. Onun için Türklere, kardelen kadar duygulu, demir dağları delecek kadar güçlü, diyebilirsiniz.
Toprağı "ana" olarak niteleyen Türkler için "baharın gelişi" önemliydi:
"... Yüce Göktanrı'nın ilk defa gürlediği, yağız yer, altmış türlü çiçeklerle ilk defa bezendiği, altmış türlü hayvan sürülerinin ilk defa kişnediği ve melediği zaman sen (Türk'ün Atası) yaratıldın!"
Bu sözler Türk'ün yaratılış destanında yer alıyor. Yarınki yazımda aynı konuya devam edeceğim.