Haydi gözlerinizi kapatıp, hayal zembereğini sıkıca çevirip. Yayını serbest bırakınız. Kavuşmayı bahara erteleyen âşık sıcak bir odadadır. Penceresinin sıkı sıkıya kapatmış, soğuğun zerresi içeriye girmiyor. Soba veya şömine çıtır çıtır yanmakta. Camdan dışarıya bakıyor. Yaprakları dökülmüş ağaçlar, karla kaplanmış. Yer beyaz bir örtüyle kaplı. Damların saçaklarından buzlar sarkıyor. Bir yandan da kar yağıyor. Cenap Şehabettin’in “Elhan’ı Şita’da dediği gibi:
“Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş;
Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar
Geçen eyyâm-ı nevbahârı arar...
Ey kulûbün sürûd-i şeydâsı,
Ey kebûterlerin neşîdeleri,
O bahârın bu işte ferdâsı:
Kapladı bir derin sükûta yeri karlar
Ki hamûşâne dem-be-dem ağlar!,
(Bir beyaz titreyiş, bir dumanlı uçuş,
Eşini kaybeden kuş gibi kar
Geçen ilkbahar günlerini arar...
Ey kalplerin çılgın nağmeleri,
Ey güvercinlerin ilahileri,
O baharın işte budur yarını, geleceği:
Kapladı derin bir sessizlik yeri.
Karlar Ki sessizce sürekli ağlar.)
Ey uçarken düşüp ölen kelebek,
Bir beyâz rîşe-i cenâh-ı melek
gibi kar / Seni solgun hadîkalarda arar;
Sen açarken çiçekler üstünde
Ufacık bir çiçekli yelpâze,
Nâ'şın üstünde şimdi ey mürde
Başladı parça parça pervâze
Karlar
Ki semâdan düşer düşer ağlar!
(Ey uçarken düşüp ölen kelebek,
Bir beyaz melek kanadının tüyü
gibi kar
Seni solgun bahçelerde arar.
Sen açarken çiçekler üstünde,
Ufacık bir çiçekli yelpaze,
Ey ölü, şimdi senin cenazen üstünde,
Parça parça uçmaya başladı
karlar
Ki gökten düşer düşer, ağlar.
Uçtunuz gittiniz siz ey kuşlar;
Küçücük, ser-sefîd baykuşlar
gibi kar
Sizi dallarda, lânelerde arar.
Gittiniz, gittiniz siz ey mürgân,
Şimdi boş kaldı serteser yuvalar;
Yuvalarda -yetîm-i bî-efgan! -
Son kalan mâi tüyleri kovalar
karlar
Ki havâda uçar uçar ağlar!
(Uçtunuz, gittiniz siz ey kuşlar,
Küçücük, beyaz başlı baykuşlar
gibi kar
Sizi dallarda, yuvalarda arar.
Gittiniz, gittiniz siz ey kuşlar,
Şimdi boş kaldı büsbütün yuvalar;
Yuvalarda - figansız yetim kalan-
Son kalan mavi tüyleri kovalayan
Karlar
Ki havada uçar uçar, ağlar.)
Destinde ey semâ-yı şitâ tûde tûdedir
Berg-i semen, cenâh-ı kebûter, sehâb-ı ter...
Dök ey semâ -revân-ı tabiat gunûdedir-
Hâk-i siyâhın üstüne sâfî şükûfeler!
Her şâhsâr şimdi -ne yaprak, ne bir çiçek! -
Bir tûde-i zılâl ü siyeh-reng ü nâ-ümîd...
Ey dest-i âsmân-ı şitâ, durma, durma, çek.
Her şâhsârın üstüne bir sütre-i sefîd!
(Ey kış günlerinin göğü! Elinde, yığın yığındır:
Yasemin yaprağı, güvercin kanadı, yüklü bulutlar.
Dök ey gök, -tabiatın ruhu uykudadır-
Kara toprağın üstüne bembeyaz çiçekler...
Her ağaçlık, şimdi -Ne yaprak ne çiçek!-
Ümitsiz ve siyah renkli bir gölgeler yığını...
Ey kış semasının eli, durma çek,
Her ağaçlığın üzerine bir beyaz örtü.)
Göklerden emeller gibi rîzân oluyor kar,
Her sûda hayâlim gibi pûyân oluyor kar.
Bir bâd-ı hamûşun per-i sâfında uyuklar
Tarzında durur bir aralık sonra uçarlar.
……
Karlar.. bütün elhânı mezâmir-i sükûtun,
Karlar.. bütün ezhârı riyâz-ı melekûtun...
Dök hâk-i siyâh üstüne, ey dest-i semâ dök,
Ey dest-i semâ, dest-i kerem, dest-i şitâ dök:
Ezhâr-ı bahârın yerine berf-i sefîdi;
Elhân-ı tuyûrun yerine samt-ı ümîdi! ..
Göklerden arzular gibi dökülüyor kar.
Her yanda hayalim gibi koşturuyor kar.
Sessiz bir rüzgârın saf kanadında uyuklar,
Bir aralık durup sonra uçarlar.
…….
Karlar... Sessizlik ilahilerinin ezgileri,
Karlar... Bütün melekler âleminin bahçelerinin çiçekleri
Ey göğün eli, kara toprak üzerine dök,
Ey göğün eli, cömertliğin eli, kışın eli dök:
Bahar çiçeklerinin yerine beyaz karı (dök)
Kuşların nağmeleri yerine ümit sessizliğini (dök)
Evet kar göklerden emeller gibi rizan olmakta. Bizim âşık dışarıya bakıp:
“Dışarıda müthiş soğuk olmalı. Bu havada insan evden dışarı çıkar mı?” diyor. Evden çıkmaya, aşk ateşinin bile hız vermediği bu âşığın sevgilisi olsaydınız, “Vuslat yine mi kaldı güzel başka bahara?” sözüne karşılık ne derdiniz?