Dostum dostum…

Selahattin İnal’ın şarkısı, “Dertleri zevk edindim” diye başlıyor. Varlıklarını hatıralara ve aşka bağlıyor. Fuzuli, aşk derdiyle hoşnutluğunu dile getirmiş.

Abone Ol

Sevgilinin cefası hoştur. Ama yeter ki başla birine meyil vermesin. Sözleri Pir Sultan’a ait, havalandırması da Aşık Ali Sultan’a ait türküyü dinlemeye doyamam:

“Bin cefalar etsen almam üstüme

Gayet şirin geldi dilerin dost'um

Varıp yâd ellere meyil verirsen

Kış ola bağlana yoların dost'um

İlâhi olamaya yârdan ayıran

Bahce de bülbüler ötüyor uyan

Kula gölge ise Allah'a ayan

Senden ayrılalı gülmedim dost'um

Bir Amasya Türküsü var. Dünya malına geçmişin güzelliklerini değişmeyeceğimizi ne güzel anlatır:

“Dağdan yuvarlandı kayalarımız

Gam ile yoğruldu mayalarımız

N'ola taş doğuraydı analarımız

Neyleyim dünyada dünya malını

Gönül arzu ediyor eski halini…”

Her zaman yazarım: Ömür dediğimiz uzun ince yolun iki etabı var. İkinci etapta kazandığım deneyimlerle ağır ağır merdivenleri çıkarken Urfalı Şair Nâbi’nin bir gazelini daha çok sever oldum:

“Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz

Biz neşâtın da gâmın da rûzgârın görmüşüz

Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde

Biz hezârân mest-i mağrûrun humârın görmüşüz

……”

Genç arkadaşlarım için günümüz Türkçesine şöyle çevirebilirim:

“Zaman bağının baharını da gördük güzünü de; üzerimizden neş’e rüzgârları da geçmiştir gam fırtınaları da.

Mevki sahibi olunca zafer sarhoşu oluverme; zîrâ böylesine mest (sarhoş) olup sabah olunca da baş ağrısı çeken binlercesini görmüşlüğümüz var.”

Hasbelkader kendimizce mevki sahibi olunca sarhoş olmadım. Ama, uyandığımda çevremde pek çoklarının olmadığını da çok kez gördüm. İşte onun için “Günün dostu” ile “gönül dostu” ayırımını sık yazarım.

Aşık Veysel’in sesinden dinlediğim, Şarkışlalı Veli’nin deyişini kendi kendime söylediklerim çok olmuştur:

“….

Hani dost uğruna can baş verenler

Hasretin söylesin gözle görenler

Şimdi bizden yüz çevirir yarenler

Evvel ayırmazdı gözünü benden …”

Gönül dostluğunun, arkadaşlığının kardeşlikten güzel olduğunu da bilenlerdenim. Onların sayısı azdır. Çok değerlidir. Yarım asra yakın Babıali’ sokaklarında taban teptiğim, çiledaşım, meslektaşım, arkadaşım İskender Özsoy’un olduğu gibi.

Tuzlaya ilk taşındığım aylarda, yabancılık çekmeyeyim diye, gayret etti. Hem ziyaretime geldi. Hem eşimle birlikte bizi arabasına alıp çevreyi öğretti.

Yüreğimdeki korku bulutlarını dağıttı. Onunla komşu olmak, yanı başımda varlığını bilmek güvencemdi.

Günübirlik değil gönül arkadaşlığı konusu geçince Çanakkale savaşlarından bir sahne gözlerimin önüne gelir, duygulanırım:

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutmayacak ateş yağmuru altındaydılar.

Tam cepheden dışarı doğru bir hamle yaptığı sırada komutanı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti:

“Delirdin mi? gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük olasılıkla ölmüştür bile. Artık onun için yapacak hiçbir şey yok. Boşuna kendi hayatını da tehlikeye atma sakın!”

Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini cepheden dışarı attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker, yaralı arkadaşını kurtaramamıştı komutan dedi ki:

“Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.”

Gözleri dolan asker “Değdi,” dedi. “Değdi.”

“Nasıl değdi? Bu asker ölmüş, görmüyor musun?”

“Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim için.” Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı: ““Geleceğini biliyordum. Geleceğini biliyordum.”