Bir Sayfa Yalnızlık

Abone Ol

Çantamı kontrol ediyorum, her şey tamam gibi, kitabımla kulaklığımı da atıyorum içine. Bir an evvel çıkmak istiyorum evden ve çıkıyorum. Hava soğuk ve rüzgârlı, bayılıyorum böyle havalara, rüzgârlı olduğunda daha oksijenli daha temiz geliyor bana. Soğuk olmasıysa yürürken kan ter içinde kalmanızı engelliyor, bunaltmıyor. Eskiden ılık havaları severdim, annem bu durumumu sonbaharda doğmuş olmama yorardı; “ne sıcağa gelirsin ne soğuğa, güz cücüğüsün sen” derdi.

Yolun sol kaldırımından, cami bahçesinin duvar dibinden ilerliyorum. Bu caminin bahçesini çok seviyorum, yemyeşil bir sürü ağaç var. Duvarın üstünde iki tombul kedi oturuyor, ikisi de yukarıya ağaca bakıyor, ben de bakıyorum bir şey göremiyorum, kuş gözetliyorlardır her halde.

Yalnız olmayı aşırı seviyorum, yeterli doz yalnızlık temel ihtiyaç, seçilebilen yalnızlık ise lükstür bence. Bu anlamdaki yalnızlık, maalesef herkesin erişemediği bir şeydir. Çünkü yalnız kalabilmek için: ekonomik güven, mekânsal sınır ve “hayır” diyebilme hakkı gerekir.

Bu yüzden yalnızlık bazen bir ayrıcalık hâline geliyor. Bu ayrıcalığı yakaladığımızda zihinsel hijyene, duygusal düzenlenme fırsatına erişmiş oluyoruz.

Kendi yalnızlığında beslenebilenler; yalnız kalmayı seviyor. Yalnız kalmak eşittir özgür olmak, dilediğini yapabilmek demek. Sadece sana ait bir zaman, karışanın görüşenin yok demek. “Dilediğini yapabilmek, özgür olmak” sözlerini iddialı bulmayın, basit şeylerden söz ediyorum. Evde yalnızken daha önce hiç yapmadığın bir yemeği yapmayı denemek mesela ya da film seyretmek istiyorsun, filmi kendin seçersin kimse itiraz edemez. İstediğin yerinde filmi durdurur, istersen de uyuyakalırsın. Tatlı tatlı dalmışken kimse seni dürtemez “filmi seyretmiyor musun” diye.

Yalnızken “ben sana uyarım”larla “sen nasıl istersen”lerle uğraşmazsın. Bencillik değil bu, yeterli doz yalnızlık; benlik sınırlarımızın korunabilmesi için temel bir ihtiyaç.

Bunlar hep yürürken geçiyor aklımdan. Tek başına çıktığın yürüyüşte nereye yürüyeceğini, yolun hangi tarafından yürüyeceğini, kahve ya da çay molası vermek istersen ne zaman vereceğini sen bilirsin. Yalnızken kitabını da açar okursun istediğin kadar. Hayatın hayhuyunu bir süreliğine askıya alırsın. Hayhuy sözcüğü ne çağrıştırıyor size? Gürültüyü, olmuşları olmamışları, keşkeleri neyseleri, gelenleri gidenleri, yalanları dolanları, acı gerçekleri umut macunuyla sıvamaları filan hatırlatıyor bana bu aralar, bir de kendini iyi sanan zavallıları.

Mola verdim bir yerde, cam kenarına geçip oturdum. Ortalık tenha, hava soğuk ondandır, güneş var ama buz gibi. Martılar ördek misali yüzüyor kıyıda. Isıtıcılar içeriyi ısıtmıyor yeterince, kapı açıldıkça soğuk geliyor. Dün gece başladığım kitabı açtım okuyorum, “Kırık Hayatlar” Halit Ziya Uşaklıgil. Bir yıl olmuştur belki alalı, daha yeni başladım okumaya.

Bakın ne yazıyor şu sayfada; “Onun için en büyük saadet, insanın kendi evinin kapısını kapayıp sürmeledikten sonra, hayatını bütün dış dünyadan, bütün cihanın dağdağasından çelikten bir setle ayrılmış görebilmekti. Ve bu ancak insanın kendi evinde, benliğinden, varlığından bir parçası olan kendi cihan köşesinde mümkün olabilirdi. Evi, hayat ile onun kendi hayatı arasında öyle bir ayırıcı çizgi olacaktı ki birinin sefaletleri, ıstırapları, acıları, diğerinin neşe ve saadetini, huzur ve sakinliğini, saflık ve temizliğini gelip bozamayacaktı.

Bütün insan hayatının acıları hücum ederken, her zaman ayakta bir kaya sağlamlığıyla duran bu evi, şiddetli darbelerle sarsmak, yıkmak istedikçe onun henüz eşiğinde mecalden düşmüş, bezgin, aciz, daha ileriye gidemeyerek, fazla bir hamle için kuvvet bulamayarak düşüp sönecekti. Ve Ömer Behiç, sıcak, rahat bir odanın penceresinden fena bir kış gününün kar fırtınasını seyredercesine, kendi evinin sıcak ve huzur veren kucağında dışarıdaki hayatın kayıtsız bir seyircisi olacaktı.

Bu bir parça bencillikti. Ömer Behiç bunu itiraf ederek dudaklarını burar, sonra küçük bir düşünme duraklamasının ardından ilave ederdi:

— Evet, fakat buna ihtiyaç var. Bencillik, elbette öyle, inkâr mümkün değil. Fakat her gün, her dakika bütün doktorluk hayatımda kalbimi zehirleyen ıstırap içindeki insanlıktan sonra bu bencillik, yalnız evimde geçecek birkaç saate ait olan bu bencillik, bir çeşit ilaç değil mi? Tıpkı hastalarıma verilen, onların ıstıraplarını, onları avutarak yatıştıran ilaçlar gibi bir ilaç. Bir müddet, birkaç saat uyutan, uyuşturan, insanı ıstırabından ayırarak bir müddet uyku beşiği içinde sallayan bir ilaç…”

Bazen kitaplardan ve filmlerden konuşuyoruz sizinle. Kendi hayatını yaşarken başka hayatlara tanık olmanın, başka hikâyelerin kahramanlarıyla tanışmanın en iyi yolları gibi geliyor bana; kitaplar ve filmler. Hayatımın kendimle baş başa olmaktan hoşnut olduğum küçük bir anında Ömer Behiç’le karşılaşmak ve onunla bir sayfada duygudaş olmak da bana ilaç gibi geldi bu satırları okuduğumda…