Bazen Apışıp Kalıyor İnsan
Ben hepsini okuyor, "Acaba hangisi" diye düşünüyorum kara kara. "Yoksa hepsi birden mi?" diyorum, tekrar tekrar okuyorum ekonomik yorumları, hiç birinden birşey anlamıyorum.
Ekonomi bilgisi zayıf birisiyim çünkü.
Ne dolarım oldu bugüne kadar, ne de cüzdanında 1 dolarlık banknot taşıyanlarla hasbıhalim. Meslek hayatı boyunca asgari ücrete yakın bir ücretle geçim mücadelesi vermiş bir gazetecinin, dövizden, ekonomiden anlaması elbette zor. Kendi ekonomisini yönetmekten aciz birisinin, ülke ekonomisi konusunda ahkâm kesmesi ukalâlık olurdu zaten. Maaşını dolarla alan, TL üzerinden alsa da bir bölümünü "yatırım aracı" olarak kullanabilen, rüzgara göre yelken açma becerisi gösterip geminin bir kamarasına kendisini atıp yan gelip yatanlar kadar bile bilgim yok bu konuda.
* * *
Yastık altındaki doları bozdurmak, dövizin ateşini söndürür mü bilmiyorum. Çünkü ülkede bulunan dövizin ne kadarının yastık altında tutulduğundan haberdar değilim. Öğrenmek çok mu zor? Hayır... Giriyorsun Merkez Bankası'nın sitesine, mevduat dağılımını, ne kadarının TL, ne kadarının döviz olduğunu görebiliyorsun.
Türkiye'nin dış borcunun ne kadar olduğunu, ödeme vadelerine kadar öğrenebiliyorsun.
Özel sektörün dış borcunun vadeleri geldiği için mi dövize yöneliş hızlandı, yoksa bankaların sendikasyon kredileri ödeme dönemlerinde olduğu için mi dolar ve euroya talep arttı yine buradan öğrenmek mümkün.
Benim gibi ekonominin reel politiğini bilmeyenler elbette bugünlerde apışıp kalıyor.
Merkez Bankası, piyasaya dolar sürerek arz-talep dengesiyle dövizin ateşini söndürmeye çalışıyor. Peki sürülen bu dolarları kim alıyor?
Bankalar alıyorsa neden "milli seferberlik" kampanyasına onlar da katılmıyor? Fırıncı esnaf bile dolar bozdurup makbuzunu getirene bedava ekmek verirken, neden hâlâ toplumun kaymak tabakası yüz binlerce dolar veya euro ödeyerek lüks otomobiller alıyor. Cumhurbaşkanı'nın "dövizi bozdurun", "her kapının önünde 3 araba israftır" demesine rağmen bu çağrıya neden o kaymak tabaka uymuyor?
Tamam, biraz araştırınca öğreniyoruz hemen. Bankaların büyük çoğunluğu yabancı sermayeye ait artık. 2001 krizinin ardından el değiştirmiş ve Yunan kilisesi bile bir dönem Türkiye'de banka sahibi olmuş. "Yerli ve milli" diyebileceğimiz -kamu bankaları hariç- banka kalmamış gibi. Yani, bankalardan da "milli duruş" bekleme şansımız yok.
* * *
Ne kadar değişik kaynak incelersem inceleyeyim, dövizin bu kadar yükselmesinin altında yatan sebepleri bulamıyorum bir türlü.
Cehalet kötü, ama bir de gündeme oturmuş bir konuda tek kelam edemeyecek durumda olmak daha da kötü. Hele de gazeteciysen... "Bize ne doların yükselmesinden, biz ekmeği dolarla mı alıyoruz. ABD düşünsün" diyen uzmanlardan da "bilgi" alamayınca, cehaletin de derinleşiyor tabii...
2001 krizinin, piyasalardan bir anda 3 milyar dolar paranın çıkış yapmasıyla çıktığını okumuştuk gazetelerden. Domino etkisiyle "bankacılık krizi"ne dönüşmüştü o 3 milyar dolarlık sıcak paranın kaçması. Ama onu tetikleyen de, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in, Başbakan Bülent Ecevit'in önüne Anayasa kitaplığını fırlattığı siyasi tartışma olmuştu. Öyle yazılmıştı gazetelerde, öyle konuşulmuştu televizyonlarda.
Doların yükselmesi yüzünden işleri bozulan bir esnaf da, Bülent Ecevit'in Başbakanlık'a girişi sırasında yazar kasasını önüne atarak ses getiren bir protesto eylemine imza atmıştı.
Çoğu medya sahibi veya ortağı banka patronlarının çöküş dönemiydi o dönem.
1994 krizinde de benzer bir durum yaşanmış, bir günde döviz iki kat değer kazanmıştı. Parasını dövizde tutan köşeyi dönmüş, TL'de tutan iflas bayrağını çekmişti.
İşte o krizle terbiye edilen Türkiye, AB sürecini hızlandırmak için "Gümrük Birliği" anlaşmasını imzalamıştı. Hani geçen günlerde Başbakan Binali Yıldırım'ın "bize madik attılar" dediği Gümrük Birliği...
2001 krizinde de, "duyun-u umumiye" müfettişi gibi gelip kamu maliyesinin tek patronu olan Kemal Derviş'le tanışmıştı Türkiye... Tüm siyasi dengeler alt üst olmuş, ardından bugünkü iktidar partisi geçmişti ülkenin kaptan köşküne...
Manzaraya bakınca, 1 doları bile olmayan bir vatandaş olarak benim bu zor dönemde ülkem adıma yapabileceğim hiç bir şey yok. "Tasarruf" mu dediniz? Önce şu makam arabaları, müdürün sekreterinin şoförlü özel aracından falan tasarruf edilsin, belediye başkanları falan makam aracı yarışını bıraksın. Ben de söz veriyorum, Halk Ekmek kuyruğuna gireceğim, pazardaki en ucuz sebzeleri alarak tasarrufa katkıda bulunacağım. Başka da şansım yok zaten...