Askerin Yakasından Düşün Artık...

Abone Ol


Ergenekon, Balyoz, Ayışığı, Sarıkız...

Öyle bir fırtına estirildi ki, bugün devletin en üst tepesinde "danışmanlık" yapan bazı isimler bile, hükümete yönelik eleştirilerinden dolayı "Beni Ergenekon'dan alacaklar" korkusuyla aylarca açığa demirlemiş bir yatta yaşamak zorunda hissetti kendisini.

Tam bir "cadı avına" dönüşmüştü çünkü o dönemdeki operasyonlar...

Sarı zarflar havada uçuşuyor, bavullar dolusu belgeler elden ele dolaşıyordu.

Askeri vesayetten çok çekmiş, siyasetin postal boyunu aşamadığı dönemlerin sancısını yaşamış bir ülkede "darbecilerle hesaplaşma" naraları altında çok zulümler yapıldı, hiç bir vicdana sığmayacak şekilde hayatlar karartıldı. Profesörler, gazeteciler, eski siyasetçiler, MİT'çiler, mafya babaları aynı torbaya dolduruldu ve üzerine kilit vuruldu.

Astığı astık, kestiği kestik savcılar, hakimler oluşturduk ve tırpanı öyle bir salladık ki, cadı avı tanımı bile hafif kalır yanında.

Peki sonuç ne?

Bir tek faili meçhul aydınlatıldı mı? Görev tanımının dışına çıkmış, yetkisini aşmış, devletten aldığı gücü canının istediği gibi kullanmış bir tek kişiden bile hesap sorulamadı.

"90'lı yıllar" dediğimiz "alacakaranlık kuşağı" dönemiyle ilgili bir tek kişi hesap verdi mi?

Türkiye'ye karşı yapılmış en kapsamlı ameliyatı "paralel tezgah" gibi basit bir tanımlamayla izah ederek üzerini örttük. Şimdi o haşmetli savcılar ve hakimler benzer bir süreci yaşıyor ve yeni ihdas edilen "çok özel" hakimlerin karşısında ter döküyorlar.

Kaçmayı başaramayanlar tabii...

Peki o dönemde Ergenekon güzellemeleri yapanlar nerede? Tüm bu darbe senaryolarını yazıp çizenler, kitaplar yayınlayıp televizyonlar arasında koşturup durarak yargısız infaz yapanlar?

Bazıları "firari gazeteci", bazıları aktif gazeteci, bazıları ise milletvekili...

Devlet ise milyonlarca tazminat ödüyor "kumpas mağduru" eski sanıklara... Ergenekon kitabı yazıp, ekranlar "yorumcu" rantıyla milyonlar kazananlardan değil, halkın kesesinden.

* * *

Geçtiğimiz haftalarda yeni bir "darbe" türküsü söylenmeye başlandı. Birkaç köşe yazarının dillendirmesi, bazı yorumcuların ima yollu gündeme taşıması yüzünden Afganistan ve Pakistan'a resmi ziyarette bulunan Genelkurmay Başkanı "Yok öyle şey" demek zorunda kaldı.

Bir önceki dönemde zaten üzerinden silindir geçmiş, tüm teamülleri alt üst olmuş, hatta komuta kademesindeki boşluklar yüzünden bazı tatbikatlarını iptal etmek zorunda kalmış Türk Silahlı Kuvvetleri, ülkenin Doğu ve Güneydoğu illerinde, Suriye sınırında, Musul'da zorlu bir savaşın içerisindeyken, bazı paranoyak söylentilere cevap yetiştirmeye zaman ayırıyor. Ama yine de ikna olmuyor "komplo teorisi"nden beslenen odaklar...

Ergenekon operasyonları döneminde en fazla sesi çıkan ve neredeyse "TSK'yı tamamen terhis edip yeni ordu kuralım" deme noktasına gelen isimler yeniden ortaya çıktı. Boğaza nazır milyon dolarlık villa dairesinin kredi borcunu ödemek için spor yorumculuğu yaparken birden bire "Hava Kuvvetleri'ndeki pilotların yüzde 50'si paralel" diyerek ortaya çıktı.

"Dağlıca'yı gördükten sonra askere gitmemeye karar verdim" diyen, tek bir gün kışla yüzü görmemiş şahıs, bedelli askerlik yapanları da etrafına toplamış şimdi Türk Silahlı Kuvvetleri'nde yeni bir ameliyat yapılması için zemin hazırlama görevini üstlenmiş.

* * *

Ömrümün hiç bir döneminde "militarist" olmadım ve demokraside askerin siyasete müdahalesine karşı çıktım. 1960'tan itibaren askerin siyaset ve ülke yönetiminde çok belirleyici rol almasının da, Türkiye'nin önündeki en büyük engel olduğunu savundum. Hiç bir generalin, ülke yönetiminde, siyasette söz sahibi olmasına da sıcak bakmadım.

Ama, askerin üzerinde bu kadar fazla üzerinde spekülasyon yapılmasının da "demokratlık" olmadığını, aksine askeri siyasi tartışmaların içine çekmek gibi bir kötü sonuç doğurduğunu da biliyorum.

5 yıl boyunca 20'ye yakın ilde, duvardaki tuğlaya kadar bomba yerleştirme rahatlığındaki terör örgütüne karşı bugün savaş veren bir TSK var. 90'lı yıllardaki acı tecrübeler ve sonrasında ortaya çıkan yargılama sürecinin de tecrübesiyle "yoğurdu üfleyerek" yiyor ve operasyonlar bittiğinde mahkeme koridorlarında uğraşmak istemiyor.

Böyle kritik bir dönemde, tıpkı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın Genelkurmay Başkanı olmasından önce cep telefonlarına gönderilen "faili meçhul SMS'ler" gibi, Orgeneral İlker Başbuğ'un iki ayrı uçtaki gazetelerde yayınlanan "ağlama duvarı fotoğrafları" gibi bir tezgâh kokusu var havada.

Yaklaşan Yüksek Askeri Şûra öncesi "zemin hazırlama" görevini üstlenenler, önce geriye dönüp kendi sicillerine baksın.

Ordunun yakasından düşün ya da kendinize ikinci bir Friedrich Bronsart Von Schellendorf bulup yolunuza onunla devam edin...