Cumartesi günü Başakşehir ve Galatasaray rakiplerini yenerek şampiyonluk yolunda hanelerine üçer puan yazdırırken, Fenerbahçe Pazar akşamı Kadıköy’de resmen intahar etti. Futbolda resmen belalısı haline gelen, her sezon puanlar kaybettigi Akhisarspor önünde, kendi sahasında hiç bir varlık gösteremeyen Sarı Lacivertliler belki de şampiyonlugu böylece bırakmış oldular. Beşiktaş ise dün akşam Trabzonspor’u yenerek zirveyle puan farkını korudu. Başakşehir ve Galatasaray için bugün itibariyle söylenecek fazla birşey yok; zirvede kolkola ilerliyorlar ve avantaj onlarda; takım performansı anlamında göze çarpan büyük bir sıkıntıları yok. Sadece daha önceki yazılarımda belirttigim üzere, Başakşehir’in devlet, belediye himayesinde ve finansörlügünde bir takım olması kamuoyunun canını sıkmaya devam ediyor; Galatasaray’ın ise Fatih Terim’le yeniden anlaşmış olması, şampiyonluga gidilse bile birçok Galatasaraylı’nın hiç içine sinmiyor ve hem Fatih Terim’in artık çok tartışılan teknik direktörlük beceriksizligi, hem de şu yoklukta  ödenen yüksek ücret büyük tepki çekiyor. „Fatih Terim varsa benim Galatasaraylılıgım askıdadır“ diyenler bile var.

Fenerbahçe ile devam edersek, artık herkes dört gözle sezon sonundaki kongreye kilitlendi. Ali Koç gibi Fenerbahçe aşığı, Atatürk aşığı, Türkiye standartlarının üzerindeki bir figürün başkan olma ihtimali herkesi heyecanlandırıyor; umutlandırıyor. Saygın Koç ailesinin bir üyesi olması, saygın Koç Holding’in patronlarından biri olması, düzgün kişiligi ile artık bir değişime kesin ihtiyaç duyan Fenerbahçe Başkanlığı’nın tartışmasız en güzel adayı… Uzun yıllardır yapılan tesisleşme, gayrımenkul yatırımları tamam; ama şu anda Avrupa Şampiyonu erkek basketbol takımı, koç Obradoviç ve Dünya Şampiyonu devşirme atlet Ramil Guliyev dışında elle tutulur bir sportif başarısı olmayan, özellikle futbola harcanan yüz milyon Eurolarla finansal bataga sürüklenen kulübü tekrar ayaga kaldıracak, tekrar vizyon kazandıracak, yıllardır kulübün içinde olan, yöneticilik yapan kimligiyle her branşta dogru sportif hamleleri de yapabilecek adam Ali Koç’tur. Bunu akl-ı selim her Fenerbahçeli artık görüyor ve Aziz Yıldırım’dan artık çekilmesini, 20 yıllık koltugunu huzurla Ali Koç’a devretmesini bekliyor. Ama görünen o ki Aziz Başkan bunu yapmayacak; Ali Koç’un da ifade ettigi üzere, şu anda kulübe hızla personellerin, personel yakınlarının üye yapılıyor olması, bir oy kaygısını ve halen yola devam etme istegini gösteriyor. Eger gerçekten böyle olursa Fenerbahçe’ye, Ali Koç gibi önemli bir vizyoneri kaçırma ihtimaline çok yazık…

Bu haftasonu basketbol takımımız önce Euroleague’de Real Madrid’i deplasmanda yeniyor; Playoff’ta ilk 4’ü neredeyse garanti altına alıyor; ardından Pazar günü  Galatasaray’a 20 sayı fark atıyor. Hepimiz keyifliyiz, hepimiz mutluyuz. Ama gelin görün ki futbol takımımız aynı günün akşamı lig 10.su Akhisarspor’a berbat bir oyunla mağlup oluyor ve başımızdaki ne oynattıgı hala belli olmayan Aykut Kocaman yine saçma sapan, anlamak için decoder lazım olan demeçler vermeye devam ediyor; Beşiktaş maçında „taç hırsızlıgı“ yapıldıgı gibi alakasız birşeyler söylüyor. Aykut Bey, siz önce kendi komplekslerinizden arınıp elinizdeki her futbolcudan verim almayı takımı dogru oynatmayı becereceksiniz, sonra eger hakkınız varsa hakemlerden, rakiplerden dem vurmaya başlayacaksınız. 2012 sezonunun final maçında Alex gibi Fenerbahçe tarihinin gelmiş geçmiş en iyi yabancı oyuncusunu kişisel kaprisinizle oynatmadınız; Kadıköy’de şampiyonlugu kendi elinizle ezeli rakibiniz Galatasaray’a verdiniz. Sonrasında Alex’i takımdan gönderttiniz. Şimdi de aynı kaprisi takımın en iyi orta sahası, en iyi duran top kullanan adamı Valbuena için yapıyorsunuz; adamı ya oynatmıyor, ya da yanlış oynatıyorsunuz, takım gol pozisyonuna bile giremiyor. Takımdan göndermeyi planladıgınız Aatıf, Fernandao gibi adamlarla maç kurtarmaya çalışıyorsunuz. Takımda ne bir oyun düzeni var; ne rakibi bogacak bir hırs… Sonra da çıkmış „taç hırsızlıgı“, hakemler, rakipler, vs… demeç veriyorsunuz. Biz 2011’de herkesi yenen, rakibe sahayı dar eden, Avrupa Ligi’nde yarı final oynayan Fenerbahçe’nizi istiyoruz. Biz 1998’de sizin de yer aldıgınız, bir sezonda 103 gol atan güzel Fenerbahçe’yi istiyoruz. Biz sahada ne yaptıgını bilmeyen futbolcular, saha kenarında maça müdahale edemeyen Aykut Kocaman görmek istemiyoruz. Kendinden başka herkesi suçlu gören, ne dedigi, ne yaptıgı anlaşılmayan bir adam görmeyi ise hiç istemiyoruz. Fenerbahçe kimsenin başarısız bile olsa rahatça vakit geçirecegi çiftligi ya da tapulu malı degildir. 

Beşiktaş ile de bitirelim. Her ne kadar Beşiktaş egosu kendisini dünyanın en büyük kulübü ve dünyanın en büyük taraftarı olarak görse de, onların da klasik Türk kimliginden hiç farkları yok. Aykut Kocaman’ın siyah beyaz versiyonu olan Beşiktaş teknik direktörü, tamamen popülist yaklaşımlarla camiaya ve spor kamuoyuna şirin görünmeye çalışıyor; zorda kaldıgı anlarda ise bahaneci, saldırgan, küfürbaz kimligini ortaya çıkarabiliyor. İşler iyi giderken „futbolcunun yorulmaya hakkı yoktur; asgari ücretle çalışan işçi yorulur“ diyor; kendini alkışlatıyor. İşler terse dönünce „3 günde bir maç mı yapılır? Ben seyahat etmekten yoruluyorum, futbolcularım nasıl yorulmasın?“ diyor. Van Persie ve Kjaer’e saldırmaya çalışacak, orta hakeme ağır küfür edecek kadar çileden çıkıyor; sonra da „ben birşey demedim; ben birşey yapmadım.“ gibi çoçukça tavırlarla sıyrılmaya çalışıyor. Daha Pazar günü kendisini protesto eden Trabzonspor taraftarıyla yine ağız dalaşına girdi ve bu kişileri de Trabzonsporlu değil Fenerbahçeli olmakla suçladı. Bu olay bu kişinin tamamen 1996’dan, 2011’den kalan Fenerbahçe kompleksi, ezikliği ve akıl tutulmasıdır. Ne yazık ki siyah beyaz olan herşeyi putlaştırmayı alışkanlık edinmiş Beşiktaşlılar ise onun bu gerçek yüzünü görmek istemiyor; sümen altı ediyor. Burada üstüne basa basa yazıyorum; ne yazık ki Şenol Güneş’in öyle baştacı edilecek bir durumu yoktur; yeter ki gözlerinizi açın ve gerçekleri görün. Beşiktaş hocasının da diğer hocalar kadar zayıf tarafları mevcuttur.

Bunları okuyan Galatasaraylılar hiç keyiflenmesin; başta dedim ya bugün Galatasaray’a değinmiyorum. Yoksa Galatasaray’ın başındaki teknik direktörün kişisel egosu,  yaza damgasını vuran ve halen tribünlerde alay konusu olan „kebapçı baskını“ bunlardan çok daha beter… Başakşehir’in teknik direktörü ise belki vukuatsız ama hakeme küfreden, gazeteci döven futbolcuları bunların hepsinden de beter (kendi ellerindeki dayakçı futbolcular yetmezmiş gibi, uçakta gazeteciye küfredip saldıranı da devre arasında Barcelona’dan transfer ettiler)…

Sonuç olarak, hep dedigim gibi ben aslen basketbolla yaşayan, basketboldan keyif alan bir insanım. Türkiye’deki şu kalitesiz futbolu, kalitesiz yönetimleri, demeçleri, tavırları gördükçe de futboldan mümkünse tamamen uzak durulması gerektigini düşünüyorum. Gerçekten Türkiye’de futbol, tepeden tırnaga yönetilme şekliyle, Avrupa’da en basit takımlar bile 4., 5. viteste oynarken bizdeki geri viteste oynama şekliyle, harcanan milyonlarca Euro’ya karşılık geri alınan Östersunds, Vardar rezaletleri, Bayern Münih hezimetleri ile koca bir yalandır. Türk halkının, taraftarlarının bu kandırmacaya daha fazla prim vermemesi, Fenerbahçe taraftarının 3 ay sonra elindeki tarihi fırsatı değerlendirmesi umudumdur.  

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Rakel Kohen 2018-03-06 23:12:12

Tüm takımlarla ilgili yaptığınız çok güzel ve çok yerinde eleştirilerinizi kutluyor özellikle Fenerbahçe ile ilgili olanlara canı gönülden katılıyorum.