Her ne kadar batıdan özenti, insan sevdiğini yılda sadece bir gün mü hatırlar, bütün bunlar bizi alışverişe zorlamak için uydurulmuş pazarlama taktiği desek de millet olarak özel günleri çok sevdiğimiz bir gerçek.

Sevgililer günü, anneler günü, öğretmenler günü, avukatlar günü, gazeteciler günü ilk akla gelenler... Neredeyse her haftaya bir özel gün denk geliyor.

Fazla abartıya kaçmadan, hediye alacağım diye cüzdanı boşaltmadan, alınan hediyeyi beğenmemek veya hediye alınmayınca gönül koymadan özel günleri hatırlamak güzeldir.

İş hayatına atılmış, evlenmiş çoluk çocuğa karışmışsınız, yıllar sonra öğretmenler gününde ilkokul öğretmeninizi arıyorsunuz… Öğretmen açısından düşünün ne kadar güzel bir duygu…

İş yoğunluğu ve hayat meşgalesi arasında, değer verdiğimiz kişileri yılda en azından birkaç kez olsun aramak gerçekten hoş ve mutluluk verici…

Ancak değer vermek ve özel günleri kutlamak, lafla ve sosyal medyadaki paylaşımlarla sınırlı kalmamalı.

Gerçek hayatta değer vermeli, en önemlisi de saygı duyup sevmeliyiz.

İşini iyi yapan öğretmeni, doktoru, gazeteciyi, avukatı, hâkimi, savcıyı, polisi ve her meslekteki kişileri sevmeli ve saygı duymalıyız. İnsanlara, mesleğine göre değil, işini iyi yapıp yapmadıkları, iş ahlâkı olup olmadığı, her şeyden önce de insanlığına göre değer vermeliyiz.

Tek istisna anne ve babadır… Anne ve babamızı her fırsatta, her daim sevmeli ve saygı duymalıyız…

Ne ana gibi yar olur, ne baba gibi kalkan olur.

Anne ve babası sağ olanlar, kıymetini çok iyi bilsinler…

Her şeyi erteleyebilir, yarına bırakabilirsiniz belki ama anne babanızla ilgili yapmak istediğiniz hiçbir şeyi ertelemeyin, hemen yapın…

Bayramdan bayrama ve özel günlerde aramak yetmez, yılda bir hediye almakla da olmaz.

Hediye alırsınız veya almazsınız çok önemli değil.

En önemlisi değer verin, sevdiğinizi, saydığınızı hissettirin…

Dün babalar günüydü, sadece bir gün yetmez… Her gün arayın, her fırsatta ziyaretine gidin…

Bugün anne babanıza nasıl davranırsanız, yarın aynı karşılığı evlatlarınızdan göreceğinizi hiç unutmayın.

Yıllar sonra mezar başında dua ederken keşke şunları da yapsaydım diye pişmanlık duymayın.

*****

Ben babamı dağda bırakmadım

Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu.

Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve “Ya ben giderim ya da baban bu evde kalmayacak” diyerek rest çekti. Eşini kaybetmeyi göze alamazdı.

Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ve bir de çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı.

Hâlâ eşini ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu.

Babasını, yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.

Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu; “Baba ben de seninle gelmek istiyorum” diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.

Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Oğlu sürekli babasına “Baba nereye gidiyoruz?” diye soruyor ama cevap alamıyordu. Nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor, oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.

Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi, artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi, hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı, en son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi.

Tipi, barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü.

Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti, içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Oğlu ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu.

Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi, yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve oğlunun elini tutup hızla barakayı terk etti. Arabaya bindiler.

Oğlu, yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Bir süre sonra oğlu, “Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?” diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında “Beni affet baba” diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu; “Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!” diye hatasını belli ediyordu...

Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...

“Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın... Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum...”

*****                 

TEBESSÜM

Uyuya kaldı

Dursun'un oğlu Temel, okula gittiğinde öğretmeni sorar:

- Temel, baban nasıl iyi mi?

- Öğretmenim, babam dün akşam banyo küvetine girdi, uyuya kaldı.

- Uyudu mu? Desene evi sular bastı, ev mahvoldu!

- Yok öğretmenim öyle olmadı, çünkü babam ağzı açık uyur.

*****

GÜNÜN SÖZÜ

İnsan babasına borçlu olduğu saygıyı, ancak baba olunca duyar.

Goethe