Suud gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın öldürüldüğünü Suudi Arabistan da kabul etmek zorunda kaldı. 2 Ekim’den bu yana bir yığın senaryo yazıldı bu konuda. Kaşıkçı’nın nasıl öldürüldüğü üzerine bir çok iddia ortaya atıldı. Sürekli olarak “nasıl öldürüldüğü” nü konuşmayı tercih etti medya. Hatta CNN International ve El Cezire, sürekli olarak Türk emniyet yetkililerine dayandırarak bazı iddiaları diri tuttu. Kaşıkçı’nın Suud adli tıp uzmanı tarafından parçalandığı, bu esnada diğerlerine de “Dayanamıyorsanız müzik dinleyin” dediği gibi fantastik ayrıntılar da vererek. Hiç bir yetkili ağız “Ne CNN’e, ne de El Cezire’ye giden bilgiler doğru” demedi, yani iddialar yalanlanmadı. Türk basınının hiç bir “güçlü kalemi” ve “duayeni” de “Bu Türk emniyet yetkilileri nasıl oluyor da bize bilgi vermeyip yabancı yayın organlarını tercih ediyor?” diye sorgulamadı.

Cemal Kaşıkçı olayı, başından bu yana garipliklerle dolu. En önemli gariplik de, “Cemal Kaşıkçı sadece muhalif bir gazeteci olduğu için mi öldürüldü?” sorusuna hiç kimsenin cevap aramayışı.

Kısaca özetleyelim Kaşıkçı’nın muhalifliğini ve ölmeden önceki pozisyonunu:

Suudi Arabistan’da, İslâmiyetin hiç bir mezhebine uymayan (İngiliz kurgulaması) Vahhabiliğin yeniden formatlanması sürecinde iktidar da hızla el değiştirdi. Aynı sülale içinde el değiştiren iktidar, geçtiğimiz 2 yılda Kral Selman’ın şaşırtıcı bir karar alarak Muhammed bin Selman’ı (MBS) veliaht prens atamasıyla farklı bir yöne doğru evrildi. MBS, Suud ailesinin petrol şirketini özelleştirip, elde edilen gelirle turizm başta olmak üzere farklı sektörlere yatırım yaparak daha büyük ekonomik güce ulaşılacağına inanıyor. Bunu yaparken de, aynı zamanda Vahhabiliğin “açılım” sürecini başlatıyordu. Kadınların otomobil kullanma hakkı elde etmesi, sinemaya ve stadlara girmesi gibi Vahhabilik (ya da Selefilik) için çok radikal kararlar aldı.

* * *

MBS’nin hızlı yükselişi kraliyet ailesinde de rahatsızlığa yol açıyordu ve eski İçişleri Bakanı bin Abdülaziz dahil “Sudayri Yedilisi” olarak adlandırılan bir grup bunu önlemeye çalışıyordu. İngiltere, Suud ailesine ait dünya petrol devi Aramco şirketinin Londra Borsası üzerinden özelleştirilmesi karşılığı MBS’nin yükselişine onay verdi. Trump’un seçimi kazanmasıyla da süreç hızlandı ve MBS “veliaht prens” olarak Suud hükümetini yönetmeye başladı.

Dünyaca ünlü birçok şirkete yatırım yapmış kraliyet ailesi mensupları Riyad’da bir otele dolduruldu ve servetlerine el konulduktan sonra akıbetleri hakkında bilgi alınamaz oldu. Prenslerin servetlerinden elde edilen gelirden daha fazlası, ABD’ye “iktidar diyeti” olarak ödendi. Trump’ın dünya küresinin üzerine el basmasıyla simgelenen süreç, 300 milyar doları aşkın bir kazancın kılıç dansıyla kutlanmasıyla taçlandırıldı.

Bu arada yurt dışındaki ve Riyad’daki “özgür” kraliyet ailesi mensupları da boş durmadı. Sudayri Yedilisi’nden biri olan Kral Selman’ın kardeşi Prens Ahmet bin Abdülaziz ülkesini terk ederek tamamen Avrupa’ya yerleşti, Paris’te yaşamaya başladı. Eski Kral Abdullah’ın oğlu Saad ve eşlerinden biri Hessah da ülkeden kaçanlar arasında.

Bu arada MBS’ye karşı birkaç kez “darbe” teşebbüsü yaşandı. Riyad’daki Kraliyet Sarayı’ndan zaman zaman silah sesleri yükseldi ama MBS bu girişimleri sarayı ve kendisini koruyan ABD’nin kirli askeri teşkilatı Blackwater sayesinde bastırmayı başardı.

* * *

Cemal Kaşıkçı, MBS’nin diğer prensleri bir otele doldurmasının ardından “muhalif” saflara geçen bir isim. Geçen yıl yerleştiği ABD’de Washington Post gazetesinde MBS’yi reform uygulamalarından, yani Vahhabiliği esnetip, ılımlı hale getirmesinden dolayı eleştiren yazılar kaleme alıyordu. Kaşıkçı, Suud yönetiminin Vahhabiliğin “katı kuralları” yla ülkeyi yönetmesine devam etmesini savunuyordu özetle.

80’li yıllarda “dünyanın en zengin adamı” kabul edilen silah kaçakçısı Adnan Kaşıkçı’nın yeğeni olan Cemal Kaşıkçı, “muhalif” saflara geçmeden önce Suudi istihbarat servislerinin eski başkanı Prens Türki bin Faysal’ın himayesindeydi. “Türki” adı, zengin bir ailenin çocuğu olan Usame bin Laden’in dünya çapında bir “İslamcı terörist” örgütün lideri olması sürecinde de çok sık geçiyordu. El Kaide’nin kuruluşunda ve lojistik destek temin etmesinde istihbaratçı Türki önemli bir yer tutuyordu. 11 Eylül 2001’de İkiz Kuleler’in çökmesinin ardından Usame bin Laden sırra kadem basarken, Prens Türki bin Faysal da Londra Büyükelçisi olmuştu.

Kaşıkçı daha sonra, MBS’nin saray darbesinde Ritz Carlton Oteli’nde uzun süre işkence gören Prens El Velid bin Telal’ın hizmetine girdi. Kaşıkçı, gerek prens Türki, gerekse prens Telal’ın himayesinde Müslüman Kardeşler’de önemli bir rol üstlenmişti.

İddiaya göre; Cemal Kaşıkçı’nın irtibatta olduğu Avrupa’daki kraliyet ailesi mensupları MBS’ye karşı yeni bir darbe planlıyordu. Müslüman Kardeşler teşkilatının da içinde yer alacağı darbe planı CIA ve MOSSAD’ın ağına takıldı. İngiliz MI6 da “sürgün” prensleri yakın takibe almıştı.

Suud diktatörlüğüne değil, Vahhabiliğin yeniden formatlanmasına ve MBS’ye “muhalif” olan, darbe planının içerisinde bir şekilde yer alan Cemal Kaşıkçı önce İstanbul’a yönlendirildi, ardından yok edildi.

Türkiye’nin yapması gereken “neden İstanbul” sorusuna cevap bulmaktan ibaret olmalı.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.