Şirin Pancaroğlu, çok küçük yaşlarından itibaren piyano ile başlayan müzik hayatı, ilerleyen yıllarda Arp ile müzik dünyasında adını sıklıkla duyuran bir Türk sanatçısı. Arp çalgısında, ne kadar hüner olsa da, o sadece arp ile sınırlı kalmayıp her an yeniliklere yelken açan bir müzik insanı. Biz de kendisi ile Arp’den ziyade, son zamanlarda konserlerinde icra etmeye başladığı ve bir de albüm çıkardığı Çeng adlı, çok eski bir Osmanlı-Türk sazı ile ülkemizdeki müziğe bakışı hakkında konuştuk.

Musıki hayattır, aşktır, duygudur, sevinçtir, hüzündür, ümittir, musıki hafızadır, musıki kültürdür ve musıkinin vazgeçilmezleri ise sazlardır. İnsanlık tarihi seyrinde musıki insan hayatında önemli bir yer almıştır her zaman. Bir çok sahada gelişmeler, yenileşmeler kaydedildiği gibi, bir çok alanda da unutulmuşluklar, kayıplar da yaşanmıştır. Çoğunlukla da bir daha geri dönmeyen ve unutulan ya da tarih sayfalarında kalan insana ait, kültür, sanat ve musikiye ait eserler. 'Müzik İle Köprüler Kurmak İstiyorum'Musıki hayatında sazlar da bu yeniliğe ve gelişime açılmakla birlikte, kaybolan, unutulan değerlerdendir. Fakat bazı zamanlarda çok ender de olsa, asırlar öncesine ait olan değerler, yeniden günümüzde yeniden keşfedilip, insanlığın hizmetinde olabiliyor. Çeng adlı çok köklü ve çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Çeng gibi. Uygur Türk frekslerinde, Selçuklu ve Osmanlı devirlerinin minyatürlerinde sıkça rastladığımız musıki aletleri rebab, ud, ney, musikar ile birlikte son yıllara kadar varlığı sadece tarih sayfalarında kalmış olan Çeng adlı enstriman artık, günümüzde de usta ellerce imal edilerek, icra edilmeye başlandı. Yıllar önce, eski yazılı kaynaklar dışında, Dr. R.O. Güvenç bir makalesinde, Pazırık Vadisi’nde bulunan bir Çeng’i anlatıyordu. Daha sonra, Enstriman imalatçısı Feridun Obul’un imal ettiği ayaklı ya da ayaksız Selçuklu, Kafkas ve Osmanlı modellerini görmüştüm. Azerbaycan’da Dr. Mecnun Kerimov ve Doç. Dr. Munis Şerifov’un yaptıkları çalışmalar ile yazma eserler ve minyatürleri kaynak alarak bir Çeng imal ettikleri ve uzun yıllardır Azerbaycan ve başka ülkelerde tarihi sazlardan oluşan Bakü Gadim Sazlar Ansambılı ile icra ettiklerini gördüm. Aynı şekilde Gence şehrinde de benzer bir müzik grubu konserlerinde Çengi icra ediyorlardı. Sonraki yıllarda Bezmiara Topluluğu konserlerinde Çeng’in sesini duymaya başlamıştık. Ancak, bu tarihi sazın, ülkemizde sürekli olarak ne zaman musıki hayatımızda icra edileceğini merak etmeye başladım. Tümata Müzik Grubu konserlerinde zaman zaman icra edilse de, tek ya da ağırlıklı olarak Çeng’in icra edilmesi ve Çeng adına bir albüm çıkartılması ise daha sonraki yıllarda, yurtiçi ve yurtdışında önemli proje, albüm ve konserlere imza atmış olan ünlü Arpist Şirin Pancaroğlu’nun, merakı, azmi ve gayretleri ile Çeng müzikseverler ile buluşacaktı.

Müzik ile ilk tanışmanız nasıl oldu ve müziğin sizin hayatınızdaki önemi nedir?

'Müzik İle Köprüler Kurmak İstiyorum'Kayserili ve Rumeli göçmeni bir ailenin ferdi olarak 1968 yılında Ankara’da doğdum. Evde bir piyano ve bir de gitar vardı. Babam müziğe ilgisi olan bir insandı ve amatör olarak gitar çalıyordu. Ailemizde eskiye, tarihe bir hayli merak vardı. Annem bir süre arkeoloji okumuş, kardeşim ise tanınmış bir İslam Sanat sanatı Tarihçisi Dr. Oya Pancaroğlu’dur. Çocukluk çağlarımda, böyle bir aile ortamında müzik ile iç içe idim. 5 yaşında piyano dersleri almaya başladım. Daha sonra babamın da teşvikleri ile 10 yaşında İstanbul Devlet Konservatuvarı Arp Bölümü’ne kabul edildim. 13 yaşında Cenevre Konservatuvarı’na girdim ve ilerleyen yıllarda da, Paris’te Frederique Cambreling ile çalıştım. ABD’de Indiana Üniversitesi’nde Susan McDonald ile yüksek lisansını tamamladım. İlk prömiyerimi 1990 yılında, Dünya Arp Kongresi’nde gerçekleştirdim. Müzik benim hayatımda çok merkezi bir yeri ve önemi var. Sadece hamilelik dönemi ve sonraki iki ay boyunca inzivaya çekildim. Onun dışında hayatımın her anında müzik oldu benim. Müzik hayatımda Klasik Batı Müziğinin çok önemi var ve o formasyonumu kullanarak, daha farklı müzik türlerine de yöneldim. Bu tür ve bana özgü çalışmalar ve projelerin içinde olmaktan son derece mutluluk duyuyorum. Ancak, bu yeni süreç daha doğrusu Batı müziği eğitimi almama ve arpist olmama rağmen, Türk Musıkisine ilgi duymamda rahmetli udi, bestekar ve kültür insanı Cinuçen Tanrıkorur’un büyük etkisi vardır. Tanrıkorur ile tedavi için bulunduğu yıllarda Amerika’da tanışmış ve onun olağanüstü müzik bilgisinden yararlanma imkanı bulmuştum. Bana Türk Müziğini sevdiren oydu diyebilirim. ABD’deki tedavi sürecinden sonra, bir gün İstanbul’da beni tarihi Türk sazlarının icra edildiği bir konsere götürdü. O konserde ilk defa yakından bir çeng görmüştüm ve dedim ki bu mutlaka bir gün, bu çalgı ile çalışacağım.

ÜLKEMDE, KARAR MERCİİNDEKİ KİŞİLERE, PROJELERİMİ ANLATMAKTA ZORLANDIM

İlk gençlik yıllarınızda müzik eğitimi almak için Batı’ya gittiniz ve uzun yıllar sonra, Türkiye’ye döndünüz. Dönüş sonrasında neler ile karşılaştınız?

'Müzik İle Köprüler Kurmak İstiyorum'Ülkeme döndüm, çünkü ülkemi, vatanımı, ailemi özlemiştim. Ailem o yıllarda İstanbul’da yaşıyordu ve 2000 yılında İstanbul’a döndüm ve yerleştim. Döndükten sonra, bir müddet dinleyicilerimize değil ama karar verici mercilerdeki yöneticilere, yapmak istediğim projeleri, müziğe bakışımı anlatmakta bir hayli zorlandım. Belki bunda gençliğin de etkisi vardı ama yine de yılmadım, usanmadan çalışmalarımı sürdürdüm. Dönüş sonrasında, karşılaştığım zorluklar arasında, müzik hayatım ve çalışmalarım süresinde bağımsız bir müzisyen olmam ve benden önce benim örnek alabileceğim bir rol model olmayışı da benim için bir hayli zordu. Batıda olsa bu süreç çok daha kolay olabilirdi. Ama ben ülkemde müzik yapmayı ve ülkemden de dünyaya müziğimi anlatmayı istedim. Çok şükür zaman içinde bir çok zorluklar aşılıyor ve dünyanın bir çok ülkesinden davetler alıyorsam, konserler verebiliyorsam, bu beni çok mutlu ediyor, ülkem ve müziğim adına.

Klasik Batı Müziği eğitimi almanıza ve arp sanatçısı olmanız rağmen, eski ve unutulmuş bir saz olan Çeng’i konserlerinizde icra ederek, bir yeniliğe daha imza attınız? Çeng ile tanışmanız nasıl oldu?

Müzik hayatına girdiğim ilk yıllardan itibaren ve özellikle de Arp hayatıma girdikten sonraki süreçte, Çeng sazı Selçuklu, Osmanlı ve İran minyatürlerinde sıkça rastladım ve bu çalgının sesini duymak ve icra etmek bir tutku halini aldı. Minyatürlerde ney, ud, rebab, miskal gibi sazlar arasında resmedilen sazlar arasında sıkça rastlanılması, o devirlerde çengin çok sevilen ve tercih edilen bir saz olduğunu düşündürttü bana. Ve neden günümüzde de bu saz solo ya da topluluklarda, orkestralarda icra edilmesin diye düşündüm. Daha sonra Çeng ile ilgili yaptığım araştırmalarda, “Şehinşahname”, “Süleymanname”, “I. Ahmed Albümü” ve “Surnâme-i Hümâyûn” gibi minyatür albümlerinde, Çeng sazının minyatürlerde sıkça yeraldığını öğrendim. Divan şiirinde de önemli bir yer tuttuğunu öğrendim. Safiyüddin Urmevî (Ölüm Tarihi 1294), Abdülkadir Meragî (1350-1435) Çeng ile ilgili araştırmaları biliniyor. Kenzü’t-Tuhaf adlı, 14. Yüzyıl eserinde de çeng konu edilmiş. Çenge olan ilgi bununla da sınırlı kalmamış ve 15. yüzyıl şairi Ahmed-i Dâî, “Çengnâme” adlı bir mesnevi yazmış. Elimde iki ayrı çalgı, Arp ve Çeng ve bu iki çalgının temsil ettiği iki ayrı kültür dünyası vardı; unutulmuş bir Osmanlı çalgısı olan çeng ile modern bir batı çalgısı olan arp..

ÇOK GENİŞ BİR COĞRAFYANIN BİR SAZIDIR, ÇENG

Çeng hakkında bilgi verebilir misiniz?

Neredeyse tüm Doğu medeniyetleri içerisinde yer bulmuş olan bu alet, Helenistik kültür aracılığıyla Batı’ya arp olarak geçmiş. Batı bu alete arp adını vererek sahip çıkmış ve geliştirerek günümüze kadar taşımış. Yakın Doğu ortaçağında bir saray çalgısı olarak büyük prestij kazanan çeng, sanatın birden çok dalına ilham vermiş. Bundan 350 yıl önce çeng’in son izlerine İstanbul’da rastlanıyor. Çalgı, daha sonra yok oluyor. Çeng’in, Osmanlı sarayında, örneğin harem’de kadınlar tarafından çalındığını biliyoruz. Çeng’in tarihteki varlığından söz eden en son yazılı kaynak, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’si. Evliya Çelebi’ye göre, 1660 yılında İstanbul’da çok sayıda udi bulunmasına rağmen, çeng ve çengi (çeng çalan kişi) sayısı sadece on civarındaymış. Günümüzde yalnızca eski edebiyat metinlerinde, “edvar” adı verilen müzik kavramı kitaplarında ve minyatürlerde karşımıza çıkan çeng, bugünlerdeyse farklı bir hayat bulmaya hazırlanıyor. Doğulu ve unutulmuş bir saz olan çeng ise doğası gereği, daha sakin, daha dingin ve daha tefekkür sahibi; derin düşüncelerin peşinden koşan bir çalgı. Bundan dolayı da yüksek toplantılara, şiirsel, sanatsal ve felsefi buluşmalara eşlik etmiş yüzyıllarca. Yaklaşık 2 bin 500 yıl boyunca, yalnız Ortadoğu’da değil, Orta Asya ve Uzak Doğu’da da kullanılan, köşeli arpların tarih sahnesinden en son çekileni ise Osmanlı çengi. Gövdesi deri ile kaplı, dolayısıyla çok farklı bir tınısı var. Ayrıca gövde modern Batı arpında olduğu gibi, çalgının alt kısmında değil, yukarıda tutularak çalınıyor. Minyatürler sayesinde çeng’e dair oldukça fazla görsel malzemeye sahip olmakla birlikte, bu minyatürlerin gerçeği ne denli yansıttığı konusunda kesin bir bilgimiz yok. Minyatürlerde çeng’in sol kol aracılığıyla sabitlenerek, böylelikle sol elin tiz, sağ elin ise pes sesleri kontrol ettiğini görebiliyoruz. Çeng için standart bir boydan söz etmek güç olmakla birlikte, başlıca iki boy çeng olduğu anlaşılıyor. Birincisi görüntü olarak, daha küçük olan ve kapalı mekanlarda, oturularak çalınan kucak çengi; ikincisi ise bir hayli büyük olan ve ayakta çalınan, açık hava çengi. Kucak çengi, burguluğu, oturan sazendenin sol dizi üzerine konularak; açık hava çengi ise, uzun ayağı icracının iki bacağı arasında sıkıştırılarak ve gövdesinin (yani rezonatörünün) alt kısmından geçirilen bir kuşakla bele bağlanarak çalınıyor.

ÜLKEMİZDE, TÜRK VE BATI MÜZİKÇİLERİNİN KUTUPLAŞMASI, MÜZİĞİMİZE ZARAR VERDİ

Topluluk ve orkestralarda, konserlerinizde arpi de, çengi de icra ediyorsunuz. Bu ülkemizde pek alışılmış bir icra değil. Ülkemizde Batı ve Türk müzik karşılaştırması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türk ve Batı Müziği ile uğraşanlar arasındaki kutuplaşma, Türkiye’deki müzik üretiminin kısırlaşmasına neden oldu. Bu kutuplaşmanın ortadan kalkması için, çalışmalar yapmaya, projeler ortaya koymayı sürdüreceğim. Diğer yandan, sanata ve müziğe destek veren kurumlar; dünyaca ünlü solistleri Türkiye’ye getirmek için, yatırım yapıyorlar. Ancak bunlar uçucu, yani kalıcı olmayan girişimler. Daha kalıcı projelerde yer almaları gerekiyor. Türkiye’deki bestecileri, destekleyerek, eser üretimlerine katkı ve destekte bulunulması gerekir. Dünya bizim Beethoven yorumumuzu merak etmiyor. Önemli olan dünyada, sesimizin nasıl çıktığı. Erkan Oğur, Neşat Ertaş gibi sanatkarların Batı’da büyük ses getirmeleri ve ilgi duyulmasının da ardındaki temel de budur zaten.

DİNLEYİCİNİN KALBİ İLE ANLAYABİLECEĞİ BİR MÜZİK YAPMAK İSTİYORUZ

Şimdi Ensemble adlı bir topluluk kurdunuz. Bu topluluğu kurmaktaki amacnız nedir?

‘Şimdi Ensemble’yi, müzikte yeni tarzlara kapı açmak ve Türk Müziğini taşımak, yaşatmak ve geliştirmek için kendisini yeni yollar açmaya adamış çok yönlü bir sanatçı olan, okuyucu ve besteci Bora Uymaz tarafından 2013’te kurduk. Mistik yaklaşımlar temeline oturan ve manevi ve müzikal içseliklerin ön planda şekillendiği “Şimdi Ensemble”ın ilk albümü “Eternal Love”, Fransız konuk sanatçı Michel Godard’ın çokyönlü katılımıyla farklı bir boyut kazanıyor. Albüm, eş zamanlı olarak Türkiye’de ve Almanya’da yayınlandı. Türkiye’de Kalan Müzik imzasıyla, Almanya’da ise Yunus Emre Enstitüsünün desteğiyle Gaido-Dreyer plak şirketinden piyasaya çıkan “Eternal Love” bir sufi müzik albümü. Hedefimiz, dinleyicinin kalbi ile anlayabileceği bir müzik yapmak. Hem sufi müzik alanında imza bir topluluk olmak hem de bu geleneği, farklı kültürlerin gelenekleri ile dünyadaki muadilleri ile buluşturmak amacındayız.

ŞİRİN PANCAROĞLU KİMDİR?

'Müzik İle Köprüler Kurmak İstiyorum'Klasik müzik geleneğinden yetişen Türkiye’nin önde gelen arp sanatçısı 1968 yılında, Ankara’da doğdu. İstanbul’da başladığı müzik eğitimini, Cenevre Konservatuvarı’nda sürdürdü. İndiana Üniversitesi Müzik Fakültesi’nde yüksek lisans derecesiyle tamamladı. Yirmi yıl yurt dışında kaldıktan sonra, 2000 yılında Türkiye’ye döndü. Türkiye’deki pek çok uluslararası festivallerin yanı sıra Fransa, İngiltere, Almanya, Belçika, Hollanda, İsveç, Danimarka, Sırbistan, Slovenya, Makedonya, Kosovo, İsrail, ABD, Meksika, İran, Brezilya, Hawaii, Japonya, Kore, Singapur ve Malezya’da konserler verdi. Bir süre Yıldız Teknik Üniversitesi'nde müzik dersleri verdi. Printemps des Arts, Festival de la Harpe en Avesnois, Berlioz Festivali, Trièves ve Chirens Festivalleri, Villeveyrac Müzik Haftaları, Millenium Stage, Imagine New Music Festival, Ebb and Flow Arts Festivali, Edinburgh Uluslararası Arp Festivali, Seduced by the Harp Festivali, Festival del Centro Historico de la Cuidad de Mexico, Kosovo Dam Festivali, Uluslararası Belgrad Arp Festivali, Uluslararası Rio de Janeiro Arp Festivali, Uluslararası Kudüs Ud Festivali, Üsküp Yaz Festivali ve Sound Festivaline solist olarak katıldı. Bunun yanı sıra, uzun yıllar çocuklar ve yetişkinlerle arp çalmayı öğretti. Çeşitli mesleki yayınlarda ve gazetelerde, müzik yazıları yazdı. Dünya Arp Kongresi yönetim kurulu üyesi olan Pancaroğlu, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Takdir Ödülü, 19 Mayıs Üniversitesi “En İyi Virtüoz” Medya Ödülü ve Çağdaş Gazeteciler Derneği ödüllerine layık görüldü. Arpın Türkiye’deki tanıtımına katkıda bulunmak ve kullanımını yaygınlaştırmak amacıyla, 2007 yılında Arp Sanatı Derneği’nin kuruluşuna öncülük etti ve bu derneğin başkanlığını üstlendi. Farklı soluklardan yorumcu ve bestecilerle yaptığı işbirlikleriyle dikkat çeken Pancaroğlu, müzik tarzlarını birbirinden ayıran tanımları, neredeyse ortadan kaldıran, yeni müzik tarzlarına kapı açan bir duruş sergilemektedir. Güçlü yorumları ve çok yönlü sanatçı kişiliğiyle öne çıkan Pancaroğlu 2010 yılından bu yana rengarenk işbirlikleri içeren “Elişi”, “Cafe Tango” ve “Resonating Universes” başlıklı üç projesiyle turnelere çıktı. Türkiye’ye döndükten sonra, köklerinin izini sürmekte; yerel ile evrensel olanı, incelikli bir fikriyat içerisinde buluşturup, müzik projelerine yansıtmaktadır. Kayıp bir çalgı olan ‘Çeng’i diriltmek üzere, 2007’den bugüne süren çalışmalar yaptı. Hem arpı, hem de onun bu topraklardaki tarihsel muadili olan çengi festivaller, albümler ve konserler aracılığıyla farklı kitlelerle buluşturdu. 2013’te okuyucu ve besteci Bora Uymaz ile yakın bir çalışma sürecine giren sanatçı, bu işbirliği ekseninde “Çengnağme” ve “Cafe Tango” albümlerini hayata geçirdi. İkili mistik yaklaşımlar temeline oturan “Şimdi Ensemble” ı birlikte kurarak, birlikte pek çok konser vermeye başladılar. Bora Uymaz’ın teşviğiyle beste denemelerine başlayan Pancaroğlu, 2014 Amasya Altın Elma Beste Yarışmasında, üçüncülük ödülüne layık görülen sanatçı, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Takdir Ödülü, 19 Mayıs Üniversitesi “En İyi Virtüoz” Medya Ödülü ve Çağdaş Gazeteciler Derneği ödüllerine layık görülmüştür. Albümleri; 1998’de Hasret Bağı ile başlayan albümleri, Kuyruklu Yıldız Altında, Barokarp, Tel ve Ten, Elişi, Çengnağme, Cafe Tango’dur. Ressam Utku Dervent ile evli olan Şirin Pancaroğlu, bir çocuk sahibidir.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.