Yaklaşık üç buçuk yıldır İstanbul Gazetesinde haftada iki gün yazı yazıyorum.

Hiç siyaset yazmadım, yazmıyorum.

Siyaset yazmadığım için en yakın arkadaşlarım tarafından bile eleştiriliyorum.

Suya sabuna dokunmamakla, ülkemizde yaşanan çok önemli olaylara kayıtsız kalmakla itham ediliyorum.

Siyaset yazmıyor olmam, siyasette tarafsız olduğum ve bir görüşüm olmadığı anlamına asla gelmez.

Ülkemizde ve Türk dünyasında yaşanan olaylara karşı tepkisiz kalmak tabii ki mümkün değil…

Ülkemizde herkes uzman, özellikle siyasette herkes konuşuyor, yazıyor, yorum yapıyor.

Doğrularla yanlışlar birbirine karışmış…

Yalan ve gerçek yarıştırılıyor…

İthamlar ve iftiralar at koşturuyor.

En önemlisi de belki, fikir ve düşünce bazında siyaset yapılmıyor.

Kişilere endeksli, lider odaklı bir siyasi hayat güdülüyor.

Fikirlerin değil, liderin partisi olarak görülüyor, düşünülüyor ve hareket ediliyor.

Tabii ki herkesin aynı olduğunu söylemek haksızlık olur ama genel kanaat maalesef böyle…

Böyle olunca da siyaset kişisel hesaplaşmaların ve küçük çıkar kavgalarının ötesine geçemiyor.

Dün aynı partide olanlar bugün kavgalı, birbirlerini öldürecek kadar öfkeli…

Dün liderine methiyeler yağdıranlar, bugün aynı şiddetle hakaret ediyor.

Dün lideri emrettiği için adam dövenler, bugün liderin hoşuna gitmeyecek söz edince kapının önüne konuluyor…

Liderinin hoşuna gitmediği eleştirileri yaptığı için birilerini dövdürenler, birkaç zaman sonra aynı liderini eleştirdiği için başka birileri tarafından sopaya çekiliyor.

Geçmişte rakip parti liderine en ağır ithamda bulunanlar, veryansın ettikleri liderin himayesine sığınınca başka liderlere daha ağır hakaretler ediyor.

Bütün bunları herkes biliyor, görüyor, yazıyor, yorumluyor, eleştiriyor.

Ne yazık ki, iyiyi ve doğruyu tartışmak yerine, “benim liderim, benim partim” diyerek saf tutuluyor, karşı taraftakiler en ağır sözlerle itham ediliyor.

Maalesef siyaset, iyiyi doğruyu bulmak, memleket için iyi olanı yapmak yerine, liderini ölümüne savunmak olarak algılanıyor.

En hazin tarafı da liderini en iyi savunanlar, en hararetle rakibine hakaret yağdıranlar daha çok itibar görüyor.

Kişiler üzerine siyaset yapıldığı için liderlerini veya etkili noktada olan kişileri hoşnut edemeyenler siyasette ikinci plana itiliyor.

Üç kuruşluk menfaat için kişilikler, ilkeler, ahlâkı değerler ayaklar altına alınıyor.

Siyasette öncelikle ilkeli duruşu ve ahlâkı değerleri öne çıkarmalı…

Gerisi peşinden gelecektir…

*****

Neme lâzım Sultanım!

Kanuni Sultan Süleyman, en yüksek duruma getirmiş olduğu devletin akıbetini hayâl eder, günün birinde “Osmanoğulları da inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı?” diye derin derin düşünmeye başlar.

Bu gibi soruları çoğu zaman süt kardeşi meşhur âlim Yahya Efendi’ye sorduğundan bunu da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu keşfi kerametine inandığı Yahya Efendi’ye gönderir...

“Sen ilahî sırlara vakıfsın. Kerem eyle de bizi aydınlat. Bir devlet hangi halde çöker? Osmanoğulları’nın akıbeti nasıl olur? Bir gün olur da izmihlâle uğrar mı?” diye kaleme aldığı bu mektubu gönderir.

Güzel bir hatla yazılmış mektubu okuyan Yahya Efendi’nin cevabı bir bakıma çok kısa, bir bakıma içinden çıkılmaz bir hâl alır:

“Neme lâzım be Sultanım!”

Topkapı Sarayında bu cevabı hayretle okuyan Sultan, bir mana veremez. Yahya Efendi gibi bir zatın böylesine basit bir cevapla işi geçiştireceğini pek düşünmez. Söylenmeye başlar:

“Acaba bilmediğimiz bir mana mı vardır bu cevapta?”

Nihayet kalkar, Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhına gider. Sitem dolu sorusunu tekrar sorar:

“Ağabey ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, bu soruyu ciddiye al!”

“Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben sorunuzun üzerine iyice düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz ettim.”

“İyi ama bu cevaptan bir şey anlamadım. Sadece ‘Neme lâzım be Sultanım!’ demişsiniz. Sanki ‘Beni böyle işlere karıştırma’ der gibi bir mana çıkarıyorum.”

“Sultanım! Bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık şayi olsa, işitenler de ‘neme lâzım’ deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa... Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin, feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlâl de böylece mukadder hâle gelir...”

Bunları dinlerken ağlamaya başlayan koca Sultan, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da memleketinin kendisini böyle ikaz eden bir âlime sahip olduğu için Allah’a şükreder. Yahya Efendi’ye ise bu tür tembihlerini mutlaka söylemesi gerektiğini anlatır.

İlgili mektup, Topkapı Sarayında sergilenmektedir.

*****     

TEBESSÜM

Bilet

Biletçi kompartımana girer:

- Biletleriniz.

Pencere yanında göbekli adam bir kart uzatır:

- Milletvekili, der.

Karşısındaki:

- Bakan, der.

Köşede oturan sıska adam da cebinden biletini çıkarıp:

- Seçmen, der.

*****

GÜNÜN SÖZÜ

Ülkeyi partiler, programlar, reçeteler düzeltmez. Ahlâkımız düzelmedikçe, ahlâk siyasete egemen olmadıkça memleket de düzelmez.

Ömer Lütfi Mete