Rafik Schami, Doğu masallarının canlılığını Avrupa edebiyatının keskinliğiyle bir araya getiren incelikli ve şiirsel üslubuyla hem çok yakınımızdaki bir topluma benzersiz bir bakış sunuyor hem de toplumsal fırtınaların ortasında bile umudu ve cesareti yeşertip hayat kurtarabilen aşkın gücünü anlatıyor.

İyilik ve kötülük, sevgi ve nefret, sadakat ve ihanet arasında çok hassas bir denge kuran Sophia, tüm insanlar için anlayış ve uzlaşının bir hayal değil, gerçekleştirilebilir bir hedef olduğunu hatırlatıyor.

Sophia gençliğinde Kerim’e âşık olmuş ancak aile baskısı sonucunda zengin bir kuyumcuyla evlenmiştir. Yıllar sonra Kerim işlemediği bir cinayetle suçlandığında Sophia onun hayatını kurtarır ve Kerim bir gün ihtiyacı olursa canı pahasına da olsa onun yardımına koşacağına söz verir. Bu olaylar hafızanın tozlu raflarında yıllanmışken, Arap Baharı öncesindeki sessiz fırtınanın ortasında Sophia’nın biricik oğlu Salman, Roma’daki sürgününden, çok özlediği vatanı Şam’a döner. Ancak bir yandan ailesi ve dostlarına kavuşup çocukluğunun mahallelerinde gezmenin heyecanını, bir yandan da memleketindeki değişimin şaşkınlığını yaşayan Salman’ı tehlikeli günler beklemektedir; bir sabah gazetede kendi fotoğrafını, altında da bir cinayetten arandığı haberini görünce tuzağa düştüğünü anlar.

Canını kurtarmak için saklanıp izini kaybettirmeli ve ülkeden yeniden kaçmalıdır. İşte, Sophia, onca yılın ardından aşkı başka biriyle yeniden keşfetmiş olan Kerim’in sözünü böyle hayati bir günde anımsayacaktır.

RAFİK SCHAMİ KİMDİR?

Rafik Schami, 1946 yılında Şam’da, Hıristiyan Arap bir ailede dünyaya gelmiş ve üniversite eğitimini Şam’da tamamlamıştır. 1971 yılında Almanya’ya yerleşen ve 2002’den bu yana Bavyera Güzel Sanatlar Akademisi üyesi olan Schami, roman, öykü, tiyatro oyunu ve çocuk hikâyelerinden oluşan eserleri yirminin üzerinde dile çevrilmiş; aralarında Zürih Çocuk ve Gençlik Kitabı Ödülü, Hermann Hesse Ödülü ve Independent Publisher Book Award Altın Madalyası’nın bulunduğu sayısız ödüle layık görülmüştür.

ZABEH YESAYAN'IN 'SON KADEH'İ OKUYUCUYLA BULUŞTU

Pek çok eleştirmene göre, 1878 İstanbul doğumlu Zabel Yesayan’ın en güçlü eseri sayılan Son Kadeh, İstanbul Şehir Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Mehmet Fatih Uslu tarafından Türkçe’ye kazandırıldı. İstanbul’u fon olarak kullanan kitap, Adrine’nin yasak aşkı Arşag’a yazdığı notlardan oluşuyor. İstanbul Şehir Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Mehmet Fatih Uslu'nun Ermenice’den Türkçe’ye çevirisini üstlendiği Zabel Yesayan’ın Son Kadeh (Verçin Pajagı) adlı kitabı okuyucuyla buluştu. Aras Yayıncılık etiketiyle piyasaya çıkan Son Kadeh, pek çok eleştirmene göre, 1878 İstanbul doğumlu Yesayan’ın en güçlü eseri ve kendi dönemi açısından da bir hayli cüretkar. 1916’da kaleme alınan ancak 1924’e kadar saklı kalan Son Kadeh, metnin kahramanı Adrine’nin yasak aşkı Arşag’a yazdığı notlardan oluşuyor. Bu notlarda yasak aşkına kendisini tüm çıplaklığıyla anlatmayı deneyen Adrine bir yandan geçmişine bakıp kendisi ve evliliğiyle hesaplaşırken, bir yandan da “aşk”ın ne olduğunu kavramaya çalışıyor. Yesayan, çatışan hisler, içgüdüler ve fikirlerden meydana gelme bir karmaşanın içine hapsolmuş ve bu karmaşadan çıkmayı arzulayan, kendisine yeniden yaşama imkânı verecek bir çıkış yolu arayan genç bir kadının aracılığıyla okuyucuyu “kadın ruhu”nun zenginliğini keşfetmeye davet ediyor. Üstüne bu keşfe arka planda İstanbul (ve özellikle Üsküdar) eşlik ediyor.

CESARETİ HUY EDİNDİRECEK KİTAP

Canev Tatar, Altın Kitaplar’dan çıkan yeni kitabı Kalbindeki Cesaret‘te, çocukları hayatı anlama ve kendini tanıma yolunda cesaretlendirmeyi amaçlıyor. Canev Tatar, Kalbindeki Cevap'tan sonra Kalbindeki Cesaret ile çıkıyor minik okurlarının karşısına. Kalbindeki Cesaret, hayatı anlama ve kendini tanıma yolunda sevgiden ilham alanların öyküsü... Yazarın deyimiyle, ‘cesaret ve sevgiyle hayallerine ulaşma dileğiyle’ yazılmış bir kitap.Aden heyecanlanmıştı. “Cesaret ne demek?” diye sordu. “Cesaret, korkularına rağmen hayallerinin peşinden gitmen demektir.” dedi Edi. “Cesaret, hayallerinin peşine düştüğünde yolda kalmaman için gereken yakıt gibidir.”

BEYAZ YAKALILARIN MUTSUZLUĞUNU HİCVEDEN BALZAC

Romantizm akımına tepki olarak doğan realizmin öncülerinden Honoré de Balzac eserlerinde Fransız Devrimi sonrası yaşanan
buhranı en doğal haliyle anlatan önemli bir yazar. Kimi edebiyat eleştirmenlerince “romanın Shakespeare’i”
olarak tanımlanan Balzac’ın kitaplarında 19. yüzyıl Fransız burjuvazisine, sefalete ve modernleşmeye çalışırken arada kalan insanların hayatına tanıklık etmek mümkün. Türkiye’de ilk kez VakıfBank Kültür Yayınları (VBKY) tarafından yayımlanan “Çalışanın Fizyolojisi” de böyle bir eser. Ancak Balzac’ın bu defa hedef tahtasında ofis çalışanları, 1800’lerin beyazyakalıları var.

Balzac’ın müthiş gözlem yeteneğiyle anlatıma konu ettiği karakterlerin çaresizlik ve mutsuzlukları mizahi bir dille okura ulaşıyor. Kitapta dönemin tozdan geçilmeyen, kasvetli ve stresli ofis hayatının panoraması aktarılıyor. Aksiyomlar ve basmakalıp karakterler ardı arkasına sıralanıyor. Balzac, “Çalışan nedir?” sorusunu “Yaşamak için maaşına ihtiyaç duyan ve istifa etmekte özgür olmayan kişi; çünkü bu kişinin, sonsuz kâğıt kalabalığı üretmekten başka hiçbir alanda donanımı yoktur” şeklinde cevaplıyor.
Kitapta Paris’teki bütün büroların birbirinin aynı olduğunu söyleyen Balzac, keza çalışanların ve memurların benzerliği
ile yaşayışlarının tek düze yapısını eleştirirken ironiden ödün vermiyor. Dosya kalabalığı, karanlık koridorlar, havasız odalar, molozların süslediği parke zeminler… “Birçok seçkin hekim, bu hem yabani hem de medeni doğanın, büro denen korkunç bölmeye hapsolmuş ahlaki varlık üzerindeki etkisinden büyük endişe duyar” diyen Balzac, küçük esnaflar ile kapıcıların yaşayışını da hicvediyor.

Balzac, şöyle devam ediyor: “Gelgelelim bu gözlem, çıkma saati geldiğinde, memurun bürosunu neden derhal terk etmek gibi şiddetli bir ihtiyaç duyduğunu açıklayabilse de, gününün sadece yedi saatini orada geçiren memura karşılık, kapıcılarla dükkâncıların sürekli bu korkunç kutucuklarda ömür tükettiğini belki de belirtmek lazım!”

Balzac kitaptaki “Ayrım” bölümünde Paris’te çalışanların mutsuzluğuna dikkat çekiyor, birçok örnekle doğada olan doğal kalır misali taşralı çalışanların mutlu ve huzurlu olduğunu söylüyor. Bunun üzerine “Taşra çalışanı birisidir ama Parisli çalışan bir şeydir” aksiyomunda bulunan Balzac, “Kuşkusuz, fevkalade bir şeydir, hem alelade hem nadirdir, biriciktir ve de sıradandır, kısmen hayvanat, kısmen bitkidir, yarı yumuşakça, yarı bal arısıdır” diyor. 180 yıl sonra Türkçe’ye kazandırılan “Çalışanın Fizyolojisi”, bürokrasi ve işleyişi anlatırken karşıtlıkları, mizahi ve vurucu yapısını geri plana atmayan detaylarla dolu bir eser.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.